Bu kitabı okurken sanki sıradanlığın perdesi aralandı ve hayatın en basit görünen köşelerinde bile derin bir anlam saklı olduğunu hissettim. Papini’nin sözleri, yalnızca düşünceye değil, ruhun en gizli kıvrımlarına da dokunuyor. Toplumun dayattığı kalıplara, köhne fikirlere karşı bir başkaldırı; aynı zamanda insanın içindeki ateşi yeniden hatırlatıyor. Bende uyandırdığı his, bir uyanışın, bir silkinişin sesi gibi… Bitmişlikten doğan yeni bir başlangıcın, karanlıktan yükselen kıvılcımın tanıklığı gibi.
Bu aralar okuduğum her kitap ruhuma ayrı bir pencere açıyor ama bu satırlarda hissettiğim şey çok daha derindi: hem felsefi hem de edebi bir dokunuşla insanı kendine ayna tutmaya çağırıyor. Okudukça yalnızca bir yazarın cümlelerini değil, kendi içimde gizlenen sesleri de duydum. Ve fark ettim ki bazı kitaplar okunmaz, yaşanır.
“Çocuk dokuz aylık doğar ama insan otuzunda başlar. Çiçek açtı, fakat meyve nin çürümeden evvel olgunlaşması lazım.” (Sayfa:267)