Böyledir, sevdiğimiz bir insanın ölümü kökten ve mutlak bir yalnızlığın içine dalmamıza neden olur. Roland Barhtes'ın,gözyaşlarından dolayı ertelenmiş ve eğilip bükülmüş sözlerle söylediği gibi, sevdiğimiz bir insanın ölümünü izleyen yabancılık hissinden dolayı en derin ve içsel özümüz, kendimiz için de başkaları için de tanınmaz olur. Eskilerde içimizde görünmez ve hani neredeyse dile gelmez, kaçamak ve geçici olarak doğuveren ve derhal anlam kazanıveren hareketlerimizin, sessizliklerimizin, kalp atışlarımızın içi boşalıverir; bundan da önemlisi, etrafımızdaki kişilerde hiçbir yankı uyandırmaz olur.
Bu yalnızlık; yaşamın her yönünü -aniden boğuluveren, hiçe dönen daha başka kendini gerçekleştirme nedenlerini de- delip deşen bir yalnızlıktır. Umutsuzlukta umut; acıda, ıstırapta neşe izleri bulmamızı sağlayan sevilen kişinin kaybı halinde, artık, onun sessizlikle bile dolu dolu kıldığı günlerin duygusal ve ruhsal bir seçeneği kalmaz. Böylelikle kendimize ve başkalarına yabancılaşırız; hiçbir aile ya da eş dost ilişkisinin dindiremediği bir yalnızlığın uçurumlarına dalarız. Başkalarının gözünde yalnız değilizdir. Sevdiğimiz kişinin kaybından önce yaptıklarımızı yapmaya devam ederiz, ancak her şey özündeki anlamı, duygusal ışığını yitirmiştir. Böylelikle, insanlarla ilişki kurma şeklimiz öncesine göre değişir; varlıkların ve nesneler dünyasının bizimle kurduğu gizemli konuşma dili değişir:
Eskiden sıcaklık ve ışık yayan sarhoş edici dağların, denizlerin dili, başkalarıyla yaşamanın sonsuz anlam çağrışımlarının dili…