Ama, ya bu bir sınanma ise?
𝑵𝒆 𝒚𝒂𝒑𝒂𝒓𝒔𝒂𝒏 𝒚𝒂𝒑 𝒐𝒍𝒎𝒂𝒛 𝒃𝒂𝒛𝒆𝒏, 𝑨𝒎𝒂 𝑶 𝒌𝒂𝒅𝒂𝒓 𝒈ü𝒛𝒆𝒍 𝒐𝒍𝒎𝒂𝒛 𝒌𝒊, 𝑨𝒏𝒄𝒂𝒌 𝒃𝒖 𝒌𝒂𝒅𝒂𝒓 𝒈ü𝒛𝒆𝒍 𝒐𝒍𝒎𝒂𝒚𝒂𝒃𝒊𝒍𝒊𝒓 𝒅𝒆𝒓𝒔𝒊𝒏, 𝑽𝒆 𝒂𝒏𝒍𝒂𝒓𝒔ı𝒏 𝒌𝒊 𝒕𝒂𝒎 𝒐 𝒏𝒐𝒌𝒕𝒂𝒅𝒂 𝒌𝒂𝒅𝒆𝒓𝒆 𝒊𝒎𝒂𝒏 𝒆𝒅𝒆𝒏, 𝑲𝒆𝒅𝒆𝒓𝒅𝒆𝒏 𝒆𝒎𝒊𝒏 𝒐𝒍𝒖𝒓, 𝑽𝒆 𝒆𝒏𝒅𝒊𝒔̧𝒆𝒍𝒆𝒏𝒎𝒆𝒚𝒊 𝒃ı𝒓𝒂𝒌ı𝒓𝒔ı𝒏, 𝒏𝒂𝒓 𝒕𝒂𝒏𝒆𝒍𝒆𝒓𝒊𝒏𝒊 𝒕𝒆𝒌𝒆𝒓 𝒕𝒆𝒌𝒆𝒓 𝒚𝒆𝒓𝒍𝒆𝒔̧𝒕𝒊𝒓𝒆𝒏 𝑨𝒍𝒍𝒂𝒉 ,, 𝑺𝒆𝒏𝒊𝒅𝒆 𝒉𝒂𝒏𝒈𝒊 𝒈ö𝒏ü𝒍𝒆 𝒌𝒐𝒚𝒂𝒄𝒂ğı𝒏ı 𝒃𝒊𝒍𝒊𝒓 𝒅𝒆𝒓𝒔𝒊𝒏,
Alıntı
BURADA YOKOLDUYSAN, ORADA VAROLURSUN...
#y:99702 Hazretlerinin Türkçeye İslâm'da Kardeşlik Hukukunun Esasları ismiyle çevrilmiş bir eseri var. Orada Musa aleyhisselâm ile Cenâb-ı Hak arasında şöyle bir diyalog zikrediliyor: Hak Teâlâ vahyediyor ki: "Benim için amel işledin mi?" Musa aleyhisselâm cevap veriyor: "Ya Rabbi, namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim..." Hakîm-i Mutlak'ın bu cevaba karşılığı şu oluyor: "Namaz senin için burhandır, oruç cennettir, sadaka gölgedir, zikir nûrdur. Benim için hangi ameli işledin?" O zaman Musa aleyhisselâm bu soru-cevabın eğitimi için olduğunu anlıyor: "Senin için olacak amele beni irşad buyur ya Rabbi!" Kıssa şöyle bir cümleyle hitama eriyor: "Bu vesile ile Musa aleyhisselâm amellerin en faziletlisinin Allah için sevmek, Allah için buğzetmek olduğunu anladı." Peki Ahmed vücudda/varlıkta geri bu amellerin fazilette/ihlasta en önceye gidişini nasıl anladı? Şöyle diyeyim: Bu kıssayı okuduğum zaman hatırıma Mehmed Kırkıncı Hoca merhumun "Mü'minin niyeti amelinden hayırlıdır!" hadis-i şerifi hakkında yaptığı bir izâh geldi. Yanlış anımsamıyorsam şöyle bir mânâyı deruhte ediyordu o izâh: Âdemoğlu bir amel işlediğinde artık onun için "yapmış olma"nın imtihanı başlar. Sözgelimi: Yüklü bir miktarda bağışta bulundunuz diyelim. Böyle bir cömertliği eyledikten hemen sonra şeytanınız sitayişlerle ihlâsınıza yüklenir: "Of, of, of. Ne adamsın be! Helâl. Maşaallah. Böyle bir hayrı da ancak senin gibi bir adam yapabilirdi. Başka kim var bu zamanda böyle bir sadaka verebilecek?" Eğer bu hususta ben gibi zayıflardansanız amelin sahipliğini büsbütün üzerinize alarak onu yakmanız işten bile değil. Halbuki doğru tavır şu olmalıydı: **"Hâşâ, eğer Allah beni bu hayırda muvaffak kılmasaydı, nasıl şartları yoktan yaratıp ortaya çıkarabilirdim? Ben sadece bir vesileyim. İrâde
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
... "YAPIYOR" MU "YIKIYOR" MU?
Yaver-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Buharî'de geçen bir ferman-ı mübarekinde eliyle göğsünü işaret ederek buyuruyorlar ki: "Takvâ buradadır!" En doğrusunu Allah bilir. Ben kendi payıma bu hadis-i şerifi iki şekilde anlıyorum: 1) Takva içten dışa başlayan bir iştir. Yâni evveliyâtla ihlâsını göğüste bulur. Orada sahicilik yoksa dışarıdaki kurgu hakiki takvâdan haber vermez. Ancak yapmacıklıktan haber verir. 2) Takvâ öncelikle ferdin yüküdür. İrâde sahiplerinin tek tek, birey birey, birebir sorumluluğudur. Yalnız ötesini/ötekileri sınanma konusu sayarak takvâlı olunmaz. Yâni "Dedem de hocaydı!" veya "Cemaatim var ya!" demekle takvâlı olunduğu görülmemiştir. Aksine, zaman, böyle okumalar sahiplerinin kitlesel olarak pek kolay günaha hücum ettiklerini göstermiştir. Nitekim, ben, FETÖ'deki arızalardan birisini de böyle teşhis ediyordum: Âidiyetlerini o kadar yüceleştiriyorlardı ki birey birey Allah'a olan mesuliyetlerini düşünemez oldular. Göğüslerini unuttular. Bir emirle her şeyi arkalarına attılar. Bu sadece FETÖ'de değil bütün âidiyetlerde bir problem. İster bir partiye ister bir cemaate ister başka türden bir yapıya bu şekilde bağlanırsanız, yâni takvânın göğsünüzde olduğunu unutursanız, onun/onların yaptığı her şeyi doğru bulmaya başlarsınız. Halbuki Müsned'de geçen bir başka Hadîs-i Şerifte de, Aleyhissalâtuvesselâm, Vâbısa radyallahu anh'a şöyle buyurmuştur: "Vâbısa sen kendine sor. İyilik kalbinin rahat ettiği şeydir. Kötülük de kalbini ezen ve bir türlü yer bulamayan şeydir. İnsanlar sana ne kadar "olur" derse desinler sen kalbine danış..." __Bu aslında takvânın, olgunlaşmış bir ferdin, daha doğrusu ferdiyetinde kemâle ermiş bir ferdin, halet-i ruhiyesi olduğuna delildir. Çünkü o Rabbiyle ilişkisinde kendisini birebir sorumlu
Takva ve Erdem
Bu dünyayla baş edebilmek için tek bir trick var. Derin yaşamak. Diğer bir ifadeyle o an ne yapıyorsan kendini adamak. Normal şartlarda olması gereken dengeli yaşamak. Ama dengeyi öngörmeyen bu sınanma dünyasında imkansız. Sallanan ve dengede durması imkansız bir kayıktayız, bu dengesizlik içinde yavaş hareket etmek bizi düşünmeye sevkederken hızlı hareket etmek bizi hislerimize yönlendiriyor. Gözle görünmeyen karaya ulaşmak için yavaşlamak ve düşünmek bir işe yaramıyorsa hızlanmak ve hislerimize güvenmek gerek. Fırtınalı havanın altındaki dalgalı okyanusun üzerinde bulunan sallanan bir kayıktayız. Bazıları karayı görünmez olmakla suçluyor, bazıları fırtınalı hava ile dalgalı okyanus düzelsin diye boşa uğraşıyor, geriye kalanlar ise içinde bulundugu kayığı daha iyi hale getirmek için çalışıyor. Kimileri, kayık okyanusun üzerinde durmak ve sonunda batarak yok olmak için var düşüncesinde. Geriye kalanlar ise kayık, okyanusu geçerek karaya varmak için var inancında. Kayıktan gidenler geride elbisesini bırakarak ayrılıyor, ruhları ya kurtuluyor olmalı ya da yok oluyor olmalı ama bu konuda hala fikir birliğine varılamıyor. Kayığın içi de dengesiz dışı da dengesiz. Herkesin emin olduğu tek şey kayıktaki vaktimizin geçici olduğu. Dengesizliğin hakim olduğu bir yer varsa dengenin de hakim olduğu bir yer olmalı. Geçiciliğin hakim olduğu bir yer varsa kalıcılığın da hakim olduğu bir yer olmalı.
Teslimiyetli Bir Adanış: Kurban
Göklerin sessizliğe büründüğü, vaktin sustuğu o dehşet anı... Bir baba ve bir oğul, tarihin en ağır imtihanının eşiğinde karşı karşıyaydı. Hz. İbrahim, rüyaların en çetinini şahdamarında hissederken, evladı Hz. İsmail’in gözlerinde korku değil, muazzam bir rıza parıldıyordu: "Babacığım, sana emredileni yap." İşte bu cümle, insanlık tarihinin gördüğü en dikey teslimiyet köprüsüydü. Keskin bıçak taşa çalındı, gökten sadakatin mührü olarak bir koç indirildi. Ancak o bıçağın asıl kestiği şey bir can değil, insanın dünyaya, mülke ve evlada olan körü körüne bağlılığıydı. Kurban kavramı, kelime kökeni itibarıyla "yakınlaşmak" demektir. Etin ve kanın ötesinde, insanı yaratıcısına ve kendi özüne yaklaştıran bir sırdır. İsmail’ini Feda Etmek: Bugün her insanın hayatında vazgeçemediği, putlaştırdığı bir "İsmail"i vardır; bu makam, servet, konfor veya ego olabilir. Kurban, o en sevgiliyi Allah için gözden çıkarabilme cesaretidir. İbrahimî gelenekte bıçak nefse çalınır. Kesilen her kurban, içimizdeki hırsın, kibrin ve bencilliğin kurban edilmesini simgeler. Kurban, dikeyde Allah’a teslimiyetken, yatayda insana merhamettir. Paylaşılan her lokma, zengin ile fakir arasındaki uçurumu kapatan sessiz bir köprüdür. Kurban Bayramı, sadece şekli bir ibadet değil; kalbi bir hicrettir. Kulun, en kıymetlisini feda ederek en Yüce Olan’a sığınma ritüelidir. Çıkarılan hisse et değil, safiyettir. Hz İbrahim ki cahil putperest kavminin putlarını kıran cesur peygamber bu sefer kurban olayıyla kendi içindeki putları kırmıştır. Baba-oğul beraber bir sınanma ikisi de Rablerine teslim oldu. Hz İbrahim açısından hiçbir mantık kendi oğlunun boğazını kesmeyi kabul etmez akıl da idrak etmez. Aklının almayacağı içinde hikmetlerin olduğu olaylarda rabbine teslim olurken insanın rabbini sevmesi ve rabbine
Kurban Bayramı
ATEİSTLER NASIL DUÂ(!) EDİYOR?
Risale-i Nur'da öyle metinler vardır ki, hayatınızı "Çaaat!" diye değil ama, bir incecik "çıt" diye ikiye böler. Yâni, onları okumadan önce başka birisinizdir, okuduktan sonra başka. Bunu söylerken "hidâyet romanları"ndaki gibi şiddetli bir dönüşümden bahsetmiyorum arkadaşım. Hayır. Daha sessiz oluyor her şey. Kafanızda/kalbinizde bir daha kapatamadığınız bir kapı aralanıyor. Bir yeni görüş gözünüze katılıyor. Bütün aynılıklarınız içinde başka bir tefekkür tırtılı yolunu yontmaya başlıyor. Siz sonra sonra bunun meyvelerini devşiriyorsunuz. Belki "sırran tenevveret"in bir nüktesini kendiliğiniz üzerinden de böyle temaşa ediyorsunuz. Evet. İşte öyle metinlerden birisi de, benim açımdan, 24. Mektub'un 1. Zeyli'dir. Yâni duâ bahsidir. Efendim, öncelikle ifade edeyim, elhamdülillah, Müslüman bir ailede dünyaya geldim. Kendimi bildim bileli de dinimin şuurundayım. Fikrindeyim. Zikrindeyim. Hattâ şükründeyim. Ancak, şunca yıllık Müslümanlığım içinde, yaşamanın bizzat bir duâ olduğunu, hattâ her varoluşun da bir tarz duâya hizmet ettiğini Risale-i Nur'u okuyunca anladım. Zâten bilenler lütfen cehâletimi bağışlasınlar. Ben hakikaten âlemi hiç böyle düşlemiyordum. Benim için bir olagelen-olagiden akış vardı dünyada bir de duâ ettiklerim. Bir sebepler dairesi vardı bir de dileklerim. Çalışmanın da bir çeşit dilemek olduğunu Risale-i Nur'la farkettim. Yoksa, eski zannımca, hâşâ, sanki Allah süregiden akışa sadece kabul ettiği duâlarımla arasıra dahil oluyordu. Onları kabul ettikçe karışıyordu. Değiştiriyordu. Yoksa kâinatı akışına bırakıyordu. Îtikadımda işleyişin böyle olmadığını biliyordum. Ama sahada sanki başka bir eyleyişe imânım vardı. Mürşidim "Dua üç nevidir..." deyip "Esbabın içtimaı müsebbebin icâdına bir duâdır..." __arşına kadar mevzuyu