Kiralık Konak
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Kiralık Konak romanı, yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Öncelikle Yakup Kadri’nin Türkçesi beni çok etkiledi. Kelimelerle adeta su gibi akan cümleler kurabilen, sözcükleri ustalıkla kullanan bir yazar. Kitapta yer yer Arapça ve Farsça kelimelerin günümüz Türkçesindeki anlamlarının verilmesi de okur açısından büyük bir kolaylık sağlıyor.
Roman, üç kuşak arasındaki çatışmayı merkezine alıyor. 1900’lü yıllarda Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinin yaşandığı, Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atılmaya başlandığı bir zaman dilimi anlatılıyor. Ancak Yakup Kadri bu tarihsel sürece ayrıntılı bir biçimde girmekten ziyade, Doğu ile Batı arasındaki çatışmayı, şark ile garp arasındaki zihniyet kavgasını ön plana çıkarıyor.
Eski ile yeni arasındaki farklar romanda açıkça görülüyor. Osmanlı’yı temsil eden eski düzenin artık çürüdüğü, küflendiği ve ayakta duramaz hâle geldiği gösteriliyor. Ancak yazar, yeni olanı da sorgusuz sualsiz yüceltmiyor. Yeninin eskiye galip geldiği görülse de, bu yeni anlayışın henüz olgunlaşmadığı, sağlam köklere dayanmadığı ve yüzeysel kaldığı da hissettiriliyor. Yani romanda yalnızca eski eleştirilmiyor; köksüz ve bilinçsiz bir yenileşme anlayışı da eleştiri konusu oluyor.
Bu çatışma, dede, anne-baba ve torun olmak üzere üç farklı kuşak üzerinden anlatılıyor. Dede, geleneksel Osmanlı değerlerini ve eskiyi temsil ederken; anne-baba kuşağı eski ile yeni arasında gidip gelen, tam olarak bir yere ait olamayan bir duruş sergiliyor. Torun ise Batılılaşmayı ve en yeni olanı temsil ediyor; ancak bu Batılılaşma daha çok şekilsel ve yüzeysel bir nitelik taşıyor.
Romanın adı olan “Kiralık Konak” da aslında anlatılan dönüşümün güçlü bir simgesi. Konak; Osmanlı kültürünü, aile yapısını ve düzenini temsil ederken, kiralık
Beyaz Kale
Orhan Pamuk’un Beyaz Kale romanı çoğu zaman Doğu–Batı karşılaştırması üzerinden yorumlanıyor. Kitabı okumadan önce ben de incelemelerde bu vurguyu sıkça görmüştüm. Ancak okuma sürecimde bu karşıtlık bana beklediğim kadar derin ya da belirleyici gelmedi. Elbette biri Batı’dan gelen bir esir, diğeri Osmanlı’da yaşayan bir hoca; fakat roman benim için kültürel bir tartışmadan çok kimlik, güç ve irade üzerine kurulmuş bir hikâyeye dönüştü. Metnin asıl ağırlığı iki farklı dünyanın benzerliğinde değil, iki insanın zamanla birbirine dönüşmesinde yatıyordu.
Hikâye, korsanken esir düşürülüp İstanbul’a getirilen bir İtalyan ile saraya yakınlığı olan, zeki ve hırslı bir Osmanlı hocasının yollarının kesişmesiyle başlıyor. Başlangıçta güç dengesi nettir: Hoca özgürdür, esir bağımlıdır. Fakat zamanla aralarındaki ilişki bilgi üzerinden şekillenmeye başlar. Kim diğerinin hayatını, geçmişini, korkularını ve düşüncelerini daha fazla öğrenirse güç onda toplanır. Hoca yalnızca esirin Batı’ya dair bilgisini değil, onun çocukluğunu, hayallerini ve iç dünyasını da sahiplenir. Bu noktada mesele basit bir bilgi alışverişi olmaktan çıkar; bir kimlik aktarımına dönüşür. İki insan birbirini tanıdıkça aralarındaki sınırlar silinir ve “ben” ile “sen” yer değiştirmeye başlar.
Romanı okurken benim için belirleyici olan kavram iradeydi. Hoca Osmanlı’da zaten sıradan bir konumda değildir; padişah ve paşalarla oturup kalkmış, saraya yakın durmuş, müneccimbaşı olmuş, hayalini kurduğu silahı gerçekleştirmiş ve iktidarın merkezine ulaşmıştır. Yani Osmanlı’da kalırken ulaşabileceği en üst noktaya gelmiş, gücü tatmıştır. Sonrasında İtalya’ya giderek ikinci bir hayat kurar ve orada da saygın bir düşünür olarak yükselir. İki farklı kimliği de üst düzeyde yaşamayı başarır. Bu açıdan baktığımda