"DEHŞET GÜNÜ"
“Bazen karanlıkta kalan, gözler değil, zihindir.”
Hayat bazen tek bir anla değişir. Bildiğimiz, alıştığımız dünya yerle bir olur ve gerçeklik dediğimiz şey kabusa dönüşür.
Adından da anlaşılacağı gibi bu kitap, sıradan bir günün nasıl bir kâbusa dönüşebileceğini, gerilim ile korku arasındaki sınırları ustalıkla yıkan bir dille anlatıyor. Psikolojik çözümlemelerle bezeli yapısı, karakterlerin derinliği ve olay örgüsünün ustaca kurulması, kitabı benzerlerinden ayıran en önemli unsurlar.
Her şey, mahalle halkının eğlence dolu bir gece geçirmek için lunaparka gitmesiyle başlıyor.
Renkli ışıklar, dönen oyuncaklar, neşeli müzikler...
Ancak bu renkli ambiyans, kısa sürede yerini dehşet dolu bir karanlığa bırakıyor.
Bir çocuk aniden kayboluyor. Herkes telaşla onu ararken, Ayşe adında bir kadın gözlerine inanamayacağı bir sahneyle karşılaşıyor:
Taş zeminde yuvarlanarak gelen kopuk bir çocuk başı!
Onu daha dehşet verici yapan ise, başın bir anlığına açılan gözlerinde ne bir korkunun ne de bir yaşamın izine rastlanması.
Bu olayın ardından kayıplara karışan bir palyaço, olayların seyrini daha da bilinmezliğe sürüklüyor. Polis olayları araştırmaya başlarken, bizleri asıl gerilime çeken karakter ise Melis.
Onun yaşadığı psikolojik çöküş, kitabın ritmini belirliyor. Melis, yavaş yavaş gerçeklikten kopmaya başlıyor.
Melis, yoğun bir ders gününün ardından akşam yemeğinden önce rahatlamak için duşa girmek ister. Burası onun huzur alanıdır; loş ışık, sarı mermerler, ılık su… Her şey bir rutin gibi başlar.
Ta ki… bedenine su değdiği anda içini saran yabancı bir dokunuş hissine kadar.
Önce küçük bir huzursuzluk, sonra gözünün önünde aniden renk değiştiren mermerler… Sarıdan kırmızıya dönen bir gerçeklik. Akan suya karışan kan… Ve sonra o dehşet dolu an: Tavanda kardeşinin