Sınıf indirgemeciliği ile kimliksel/ulusal dinamiklerin çarpışması. Türk solunun ana akım damarlarında, sınıfsal çelişkileri "başat", etnik ve kültürel talepleri ise kapitalizmin çözüleceği gün kendiliğinden ortadan kalkacak "ikincil çelişkiler" olarak görme eğilimi hâlâ çok güçlü. Bu determinist yaklaşım, 19. yüzyılın homojen ulus-devlet tasavvurlarına dayanıyor. Oysa ki Türkiye’de egemen nizam, tam da o yapısal körlüğü kullanarak kendi bekasını tahkim ediyor. Devlet aklı, Kürt meselesini çözümsüz ve sürekli "akut bir tehdit" olarak tuttuğu sürece, ülkedeki her türlü hak arama mücadelesini, ekonomik krize yönelik tepkileri ve demokratik talepleri tek bir hamleyle kriminalize edebiliyor. Bir sendikal grev, bir çevre eylemi ya da akademik özgürlük talebi, anında "terörle iltisak" potası içinde eritiliyor. Solun bir kesimi, bu güvenlik bürokrasisinin ve "bölünme" paronayasının sınırlarını aşamadığı için, devletin çizdiği legal/makbul muhalefet sınırlarının dışına çıkamıyor. Türkiye’de sağın ve seküler/ulusalcı solun en kritik dönemeçlerde (sınır ötesi operasyonlar, kayyum atamaları, dokunulmazlıkların kaldırılması vb.) aynı refleksle hizalanması, sosyolojik olarak "kurucu kodların" baskınlığını gösteriyor. Cumhuriyet'in kuruluş aşamasındaki homojen ulus kurgusu, sol elitlerin de zihinsel haritasını şekillendirdiği için; sivil, çoğulcu ve radikal bir demokratik dönüşüm yerine, statükoyu koruma içgüdüsü ağır basıyor. Netice itibariyle; Kürt meselesi demokratikleşmeden, Türkiye'de ne gerçek bir işçi hareketinin ne de hukukun üstünlüğünün inşa edilemeyeceği gerçeği, solun bir kanadı tarafından yapısal bir idrak sorunu olarak reddedilmeye devam ediyor. Sol terminolojinin en güçlü kavramlarından biri olan "anti-emperyalizm", bu topraklarda ne yazık ki sık sık iç
Tarih
Aşırı sağcı Ben-Gvir’in "Trump’ın anlaşması bizi bağlamaz, İsrail ABD’nin bir sömürgesi değil" cümlesi ile Netanyahu’nun "Güvenlik şeridinden çekilmeyeceğiz" inadı, sadece bir askeri strateji değil; İsrail sağının siyasal ve sınıfsal hayatta kalma refleksidir. Beka Stratejisi: Netanyahu ve onun radikal ortakları (Ben-Gvir, Smotrich), içerideki iktidarlarını ve yargı karşısındaki dokunulmazlıklarını ancak ve ancak kesintisiz bir savaş statüsüyle koruyabiliyorlar. Trump ve Pezeşkiyan’ın Lübnan dahil tüm cephelerde ateşi kalıcı olarak kesmesi, Netanyahu hükümetinin içerideki meşruiyet zeminini bir gecede havaya uçurur. Bu yüzden Trump’a telefonda "Saldırılara devam edeceğiz" diyerek, bizzat ABD başkanının "büyük zafer" imajını sahada sabote etme riskini bile göze alıyorlar. Bu durum, küresel sermaye ile bölgesel militarizm arasındaki o organik bağın nasıl çatırladığını gösteriyor. ABD'nin (Trump'ın) Derdi: Petrolün akması, borsanın rekor kırması ("Motorlarınızı çalıştırın" tweet'i) ve finans kapitalin küresel risk primini düşürmek. Trump için Ortadoğu dosyası kapandı, Versay'da imzalar atıldı, bilanço temizlendi. İsrail'in Derdi: Bölgesel bir devlet olarak, yanı başındaki Hizbullah ve İran gerçeğiyle Amerikan koruması olmadan baş başa kalmak. Netanyahu çok iyi biliyor ki, ABD bölgeden elini eteğini çektiği an, İsrail’in Lübnan’ın güneyinde tek başına bir işgali sürdürmesinin askeri ve ekonomik maliyeti uzun vadede katlanılamaz olacaktır. Bu yüzden "Mücadele bitmedi" diyerek, Washington'ı yeniden sahaya çekmeye, o çözülen zinciri zorla geri bağlamaya çalışıyor. Normal şartlarda yarın (19 Haziran) İsviçre’de bir imza töreni daha bekleniyordu ancak bugünkü Versay ve Tahran imzalarından sonra o masanın akıbetinin belirsizleşmesi, İsrail'in yarattığı bu diplomatik
1000Kitap
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Enver Paşa'nın Türkistan'da şehit oluşu, memleketi batıran şuursuz bir Turancılık macerası diye gösterilir de, Nurhak dağlarında Türk Devletini yıkmak isteyen beş on zavallı, "Sınıfsal Bilinç"in kahramanları diye alkışlanır. Hüseyin Nihâl Atsız
Erken Cumhuriyet rejimi döneminin ulus-devlet inşa süreçlerindeki milletleri homojenleştirme pratikleri, uzun yıllar süren kültürel inkâr politikaları ve özellikle 1984 sonrasındaki sıcak çatışma sarmalı, tüm devlet mekanizmasının tek bir amaca kilitlendiği bir "beka" anlatısını çok güçlü şekilde besledi. Cumhuriyet elitlerinin en büyük yapısal korkusu, ülkede bir sosyalist devrim olmasıydı. Erken Cumhuriyet'in temel iktisadi misyonu bir "milli burjuvazi" yaratmaktı. Bunun ana yakıtı da 1915 tehciri ve 1923 mübadelesinden kalan gayrimüslim mülkleriydi (Emval-i Metruke). 1942'deki Varlık Vergisi de bu sermaye transferinin zirve noktasıydı. Eğer Türkiye Sovyet blokuna dahil olsaydı ya da içeride bir sosyalist dönüşüm yaşansaydı, özel mülkiyet tasfiye edilecek, kamulaştırma yapılacak ve o mülklerin üzerine oturan yeni zengin yerli burjuvazi yok olacaktı. Dolayısıyla antikomünizm, vatan savunmasından ziyade bir sınıfsal mülkiyet savunmasıydı. Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı boyunca izlediği "aktif tarafsızlık" politikasının Nazi Almanyası ile olan ekonomik ve diplomatik işbirliği boyutu tarihsel bir vakadır. Krom Ticareti ve 1941 Paktı: Türkiye, Nazi Almanyası'nın savaş sanayisi için hayati olan kromu Almanya'ya satmaya devam etti (Clodius Anlaşması). Hatta Barbarossa Harekatı'ndan sadece birkaç gün önce, 18 Haziran 1941'de Berlin ile bir Dostluk ve Saldırmazlık Paktı imzaladı. 1936 Montrö ve Sovyet Desteği: Sovyet Dışişleri Bakanı Litvinov’un Montrö’de Türkiye’ye verdiği destek hayatiydi. Çünkü Moskova, İngiliz ve Fransız donanmalarının Karadeniz’e serbestçe girmesini engellemek için Boğazlar kontrolünün (uluslararası bir komisyonda kalmasındansa) Türkiye’ye verilmesini kendi güvenliği için daha doğru buluyordu. Selim Sarper’in o meşhur 7 Haziran 1945 Moskova
Tarih
Sermayenin Görünmez Zırhı: Çelişkili Sınıf Konumları, Baskı Aygıtları ve Hıncın Ekonomi-Politiği Tampon Bölgenin Sosyo-Psikolojik İşlevi Modern kapitalist üretim ilişkileri, kendi bekasını sadece saf ekonomik tahakkümle değil, bu tahakkümü görünmez kılan sofistike toplumsal katmanlar ve psikolojik savunma mekanizmalarıyla sürdürür. Bu mimarinin en kusursuz işleyen parçası, sosyolojide "çelişkili sınıf konumları" olarak kavramsallaştırılan orta sınıf, yani bugünün yaygın tabiriyle beyaz yakalılardır. Sermaye sınıfı ile işçi sınıfı arasında yapısal bir tampon bölge işlevi gören bu tabaka, sistemin ürettiği sınıfsal sürtünmeyi emmek ve radikal bir uyanışı engellemek üzere tasarlanmış sosyolojik bir kalkandır. 1. Yanlış Bilinç ve Hıncın Yataylaşması Beyaz yakalı çalışan, özü itibarıyla üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmayan, geçinebilmek için emeğini satmak zorunda olan bir ücretlidir; yani nesnel ve yapısal olarak işçi sınıfına aittir. Ancak aldığı akademik eğitim, edindiği kültürel sermaye ve dahil olduğu tüketim kalıpları üzerinden kendini illüzyonel bir şekilde sermaye sınıfının dünyasına ait hissetme eğilimindedir. Sermayenin hegemonik lütfuna talip olan bu kitlede itaat öyle bir tavizsizlikle içselleştirilir ki, efendisinin en ufak sarsıntısını veya krizini dahi bir hikmet gibi soluyan, tabiri caizse "efendisi osurduğunda derin nefes alıp oh çeken" yapısal bir dalkavukluk habitusu neşet eder. Bu trajik konumlanmanın en büyük varoluşsal kâbusu, aradaki o ince statü çizgisini kaybedip mavi yakalıların veya güvencesiz yoksulların safına düşmektir. Bu derin "aşağı düşme korkusu", yoksullara karşı rasyonel bir empatiden ziyade patolojik bir öfke ve hınç doğurur. Beyaz yakalı, kendi ayrıcalıklı pozisyonunu ahlaki ve entelektüel olarak meşrulaştırmak için
Sosyoloji
Sosyolojinin en yalın, en çıplak gerçeklerinden biri: Sermaye sınıfının sınıfsal hafızası ve örgütlü çıkar bilinci, mülksüzlerin ve ezilenlerin dağınık öfkesinden her zaman çok daha stratejik, kurumsallaşmış ve zamana yayılan bir karakter taşımıştır. Zenginler, sınıfsal avantajlarını korumak ve maksimize etmek için kolektif bir akılla ve uzun vadeli bir planlamayla hareket ederler. Sermayenin rasyonel matematiği, her zaman minimum maliyetle maksimum artık değere el koyma üzerine kuruludur. Ancak 1917 Ekim Devrimi ve sonrasında somut bir güç olarak yükselen Sovyet bloğu, bu denklemi kökten bozdu. Alternatif Sistem Korkusu: Batı kapitalizmi, kendi işçi sınıfının da bu devrimci dalgaya kapılmasını engellemek için tarihin en büyük yapısal tavizini vermek zorunda kaldı: Refah Devleti (Welfare State). Hakların İdeolojik Bedeli: Bugün Batı dünyasında veya küresel ölçekte "kazanılmış hak" olarak görülen 8 saatlik iş günü, hafta sonu tatili, ücretli izin, kıdem tazminatı, sendikal güvenceler ve kamusal sağlık/eğitim hizmetleri, sermayenin işçiye bir "lütfu" veya insanlığın doğal ilerleyişinin bir sonucu değildi. Bunların tamamı, Sovyetler Birliği’nin varlığından ötürü sermaye sınıfının ödemek zorunda kaldığı ideolojik bir sigorta primiydi. Bu durum, zenginlerin hedeflediği o en üst katma değere el koyma iştahını on yıllar boyunca sınırladı ve bastırdı. Sermaye sınıfı, Sovyet baskısı nedeniyle işçi sınıfına kaptırdığı her kuruşun, her hak kırıntısının ve her sendikal serbestinin çetelesini tuttu. Bu sınıfsal hafıza hiç silinmedi. 1991 yılında Sovyetler Birliği dağılıp küresel ölçekte kapitalizmin karşısında hiçbir ideolojik ve askeri bariyer kalmadığında, zenginlerin o birikmiş sınıfsal kini muazzam bir "rövanşizme" dönüştü: Güvencesizleştirme ve Modern Kölelik:
Sosyoloji