bence unutmanın değil, hatırlamanın ağırlığını yazan bir kitaptı. geçmişin koridorlarında dolaşıyormuşum gibi hissettirdi. Nermin Yıldırım’ın dili öyle içten ve şiirliydi ki bazı cümlelerin altını çizmeden geçemedim; bazı cümleler sanki bir anıyı değil de bir duyguyu anlatıyordu. Süreyya’yı okurken şunu düşündüm: bazı insanlar yaşadıkları her şeyi unutmuş gibi yapar ama aslında en küçük anının bile yükünü içinde taşır. o, konuşurken bile suskunluğu hissedilen bir karakterdi bence. en etkileyici tarafı ise kırılmış olmasına rağmen hâlâ sevgiye tutunmaya çalışmasıydı. Süreyya bana, insanın bazen yıllarca kendinden kaçıp sonunda yine kendi yaralarına döndüğünü hissettirdi. kitap bittiğinde aklımda en çok onun yalnızlığı kaldı. Nermin Yıldırım ile tanıştığıma çok memnunum.. :) Nermin Yıldırım
Masumiyet Müzesi, benim için sadece bir aşk hikâyesi değil; insanın kendi takıntılarıyla, suskunluklarıyla ve kaybettikçe daha da büyüttüğü duygularla yüzleştiği bir roman oldu ya. Kemal’in Füsun’a duyduğu o yorucu, neredeyse nefes aldırmayan bağlılığı okurken hem ‘bu kadar da olmaz’ dedim hem de içimin bir yerinde tuhaf bir tanıdıklık hissettim çünkü galiba hepimiz birer takıntılı aşıklarız ama tabii Kemal kadar değil sshagshsj Orhan Pamuk, İstanbul’un sokaklarını, eşyalarını, zamanını öyle bir dille anlatıyor ki sanki her şey bir hatıranın içine sıkışıp kalmış da bizi de misafir ediyor gibi. kitabı bitirdiğimde, aşkın bazen ne kadar güzel, ne kadar da delirtici olabileceğini yeniden düşündüm. sonunu çok klişe bitirdi böyle bir aşka daha farklı bir Orhan Pamuk son olabilirdi…
“İkna”, okurken kalbimin en sessiz köşesine dokunan o nadir kitaplardan biri oldu.. anne elliot’ın yıllarca içine gömdüğü o ince, neredeyse fısıltı gibi duran aşk hâlini okurken, kendi içimde sakladığım şeyleri de düşündüm çok kez. :) austen burada diğer kitaplarındaki o hareketli havadan uzak; daha ağır, daha olgun ve insanın içine işleyen bir yerden anlatıyor. bazen bir cümlede durup ‘tamam, bu his bende de var’ dedim. sonunda ise, o usul usul gelen umut… sanki uzun süredir kapalı duran bir pencereyi araladı içimde. bazı şeyler geç kalmaz sadece zamanı gelmemiştir :) İknaJane Austen
Emrah Serbes’in insanın içini sessizce yaran ama bir yandan da tuhaf bir rahatlık veren metinlerinden biri. okurken sanki kendi içimde sakladığım kırgınlıklarla yüzleşiyormuşum gibi hissettirdi. Serbes’in o kendine has karanlık mizahı, küskünlüğü ve dürüstlüğü bu kitapta çok çıplak bir halde duruyor. bitirdiğimde, hem bir ağırlık çöktü hem de ‘iyi ki okudum’ dedirten o tanıdık boşluk… ve çağlar iyice… belki bir gün denk geliriz:) DelidumanEmrah Serbes
Watson Ailesi austen’ın yarım kalmış olmasına rağmen insanın içine işleyen kitaplarından biri benim için. emma’nın o kırılgan ama dirençli hâlinde kendimi sık sık buldum. austen’ın o ince ince işlediği toplumsal baskılar, kadınların seçim yaparken bile ne kadar sınırlandığını hissettirmesi… hepsi çok tanıdık bir ağırlık gibi. hikâye tamamlanmamış olsa da, sanki austen beni tam bir cümlenin ortasında bırakmış gibi—devamını hayal etmek bile kitabın cazibesinin bir parçası oluyor… Jane Austen