Asyalı, patronunun kendisine emanet ettiği ya da krediyle temin ettiği birkaç çuvallık malzemesiyle kırsal bölgeye doğru yola çıkar. Yürüyerek yol alır, açık havada uyur, ormanın sunduklarını ya da zencilerin artan yemeklerini yer, güneşin kavurduğu ve nemin yoğun olduğu bir kulübede kalır, sivrisineklerin saldırısına uğrar, yakındaki bataklıkların zehirli havasından etkilenir, yarı vahşi insanlar tarafından kuşatılır; bu insanlar sık sık onu soyup öldürürler. Kaç Avrupalı, ve ne kadar çok Avrupalı, bu koşullara katlanabilir? Örneğin, vatanseverlik duygusuyla iç kesimlerdeki işletmelerinde kendi vatandaşlarını istihdam etmeye karar veren bir Portekizli tüccar, tezgâhtarlara, hamallara ve kalaycılara bir miktar kinin (sıtma ilacı), akşam yemeği ve öğle yemeği için şarap ve günde bir libra vermek zorunda kalırdı. Ve bu ikramlar ve ödemelere rağmen, çoğunun zenciler tarafından kaçırılıp soyulduğunu ya da cesaretleri kırılmış bir şekilde, “ekmekleri olmadan” geri dönemeyeceklerini söyleyerek geri döndüklerini görürdü! Çünkü, başka hiçbir şeyden mahrum olmasalar bile, satışta ve yüz seferin doksan dokuzunda, yerlinin sabırlı azmi, yerlilerin hakaretlerine katlandığı uysallık, geleneklere uyum sağlama esnekliği, ruhlarına sızma zekâsı, onları korkutmadan sömürdüğü, mutlu bırakarak yağmaladığı sözlü ifadeler eksik kalırdı.
Alıntı
"Sıtmaya sövme! Çünkü körüğün (yaktığı ateşin) demirin kirini ve pasını giderdiği gibi, sıtma da insanoğlunun hatalarını ve günahlarını giderir."(Müslim, Birr 53)
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Haziran Makamı
​-eylüle kadar "üşümem" sanıyordum oysa ​böyle gelmemeliydin haziran daha beş var hicaz'a- terli terli içip yeminlerimi alnı açık vaatlerimin peşinde kaybolmuşum bir gece vakti sokakta oyuna dalıp geç kalmışım dizlerinin kuytusuna müebbet giymiş uykusuzluğum sıtma tutar gibi vururken şakaklarıma ​nihavent bir iç döküşün zübdesine doğacak fecir -saba makamında- ... sen geldin ya haziran babam da gelir birazdan kucağında somunla ben sevinçle merdivenden yuvarlarım portakalları ayak uçlarına uşşak bir ezgidir babamın adı o gelince "kurtuluş" olur zaman ​ "hiç kuş vurmadın değil mi baba" diye sorarım, hemen? "en ıssız sokaklarda dahi almadın değil mi o sapanı eline"? ... Galata Kulesi'nin, yamalı duvarlarına yansıyan gölgeleri izleriz birlikte...
SAKALLI ÇOCUKLARIN KÜRSÜSÜ, BEYDEBA’NIN SÜRGÜNÜ
(DALKAVUKLUĞUN TAHTI, HİKMETİN SÜRGÜNÜ) “Onları gördüğün zaman cüsseleri hoşuna gider; konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir…” (Münâfikûn Suresi, 4. Ayet) Debşelim’in sarayında hakikati söyleyen Beydeba bir kişiydi; fakat hükümdarın etrafı dalkavuklarla çevrilmişti. Çünkü kudret sahiplerinin yanında daima doğruyu eğip büken, menfaat uğruna vicdanını satan kimseler bulunur. Bunlar ilmi hikmet için değil, mevki için taşırlar. Bildiklerinden ziyade görünmek istedikleri için konuşur, cehaletlerini süslü kelimelerle örterler. Dalkavukluğu sadakat, suskunluğu ise hikmet diye takdim ederler. Aradan asırlar geçti; sarayların taşları değişti, tahtların isimleri değişti, lakin Debşelimler de Beydeba’lar da hiç eksilmedi. Çünkü bu kıssa bir hükümdarın değil, insan nefsinin kıssasıdır. Her devirde hakikatin etrafı daralmış, dalkavukluğun sesi çoğalmıştır. Bugün ilim erbabı içinde öyle bir kokuşma vardır ki insan bazen cehaletin bu kadar cüretkâr oluşuna hayret eder. Nice kimseler vardır ki birkaç kitaptan devşirdikleri kırık cümlelerle kendilerini mütefekkir zannederler. Hâlbuki ilim, ezberlenmiş kelimelerin kalabalığı değil; insanın nefsini susturup hakikatin önünde eğilmesidir. Bugün ise hakikatin önünde eğilmek yerine makamların önünde eğilenler çoğalmıştır. Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin “sakallı çocuklar” dediği zümre tam da budur. Sakalı büyümüş, yaşı ilerlemiş; fakat aklı olgunlaşmamış insanlar… Çocuk gibi alkış bekleyen, çocuk gibi öfkelenen, çocuk gibi menfaat peşinde koşan kimseler… Ellerinde kitap vardır ama ruhlarında hikmet yoktur. Dillerinde büyük sözler dolaşır; lakin vicdanlarında hakikatin ağırlığı hissedilmez. Bunları gördüğünde insanın zihninde şu manzara beliriyor: Kürsüye çıkmış bir adam konuşuyor; sesi gür,
Küçük bir tebessümün güzelliği öyle bir an geliyor ki, ne kadar direnirsen diren, tebessümün bir yerden yine can buluyor ve dudağının kenarına sarkıveriyor Black_sky @black-sky1 İsa bey anlatıyor o gün ekmek almaya gittiğimde bizim hanım fatma ne kadar direnirse dirensiz her annenin kolay kolay can bulup kurtulamadığı ince bir hastalığa tutulmuştu doktor sıtma desede bu hastalık evlat hasretiydi isa bey dedi mektuplar ne zamandır gelmiyor diyince yalan söylemek azabı celbeder ama bir insanı memnuniyeti bir annenin gülüşü bu yalana muhtaçsa o zaman yalan söylemek mecburiyetinde kalıyordu evet fatma hanım ne zaman oğlundan bir resim alsa yeniden can buluyor ansızın yanaklarında bir gamze dudaklarında bir gülüş beliri veriyordu tanrı dağlarında ise hava yavaş ayaza dönmeye başlıyordu insanların dudakları soğuktan sarkmaya  başlamıştı tacikistanın en güzel doğa ve fotoğraf yerlerinden biride iskenderkul gölüdür işte bu dağda dedem ayaza o kara kışa meydan okuyacak balıkları misina oltası ile toplayarak bizlere şömine başında nice doyumsuz günler yaşatacaktı bizim küçük eşşeğe isim bile vermiştik kaçan ismini dedem koymuştu Nefsani dede göğü çadır eyledik dede korkut ataya selam eyledik dedikçe dombraya kopuza vuruyor dedemin o söz güzelliğini kuşlar dinlemeye geliyor küçük bebekler ninni sanıp tebessüm edip dudaklarına bir gülüş sarkıtıveriyorlardı
Duygu ve Düşünce
. İNCİR VE İNCİR AĞACI. Tarihçi Herodot, MÖ 484 yılında Anadolu’da yetişen enfes incirlerden övgüyle söz etmektedir. İncirin botanik bilimindeki ismi olan “FicusCarica” da, Ege Bölgesi’ndeki antik yerleşim alanı “Caria”dan gelmektedir. İncir, daha sonra Anadolu topraklarından Orta Doğu, Hindistan ve Çin’e yayılmış, dünya çapında tanınır hale gelmiştir. Bütün bu topraklarda bereketin simgelerinden olagelmiştir. Yine Herodot’a göre; kuru incir Lydia ‘da yaşamın on temel nimetlerinden sayılmaktadır. O kadar ki, “Perslerin yiyecek incirleri olmadığı” söylenerek kralın Perslerle savaştan vazgeçmesinde araç olarak kullanılmıştır. Efsaneye göre tanrıça Demeter, kendisini konuk severlikle ağırlayan Phytalos’a hemen oracıkta yarattığı bir incir ağacını armağan etmiştir ve gezgin Pausanias, kahramanın mezar taşında şunları okumuştur. Burası, bir zamanlar kahraman Phytalos’un yüce Demeter’i, konukseverlikle ağırladığı yerdir ve Tanrıça ilkin burada, İnsanoğlunun kutsal incir dediği meyveyi yaratmıştır. O gün bu gündür, Phytalos soyunun asla tükenmeyen onurunu süsler. Kral meyvesidir ayrıca. Muğla Dalyan'a yakın Köyceğiz sınırları içinde bulunan, Kaunos antik kentini bilirsiniz. Kaya mezarları vardır. O bölge şimdi olduğu gibi sazlıkmış. O bölgede sıtma hastalığı vuku buluyor. İncirin sıtmadan koruduğunu inanıldığı için (doğru da olabilir) bütün incirler krala gidermiş. İncir çiçekleri olmadığı halde meyvesi olan nadir ağaçlardandır. Çiçeği olmadığı için döllenmesi kendi adıyla anılan "İncir Arıları" ile mümkün olmaktadır. O çatlakların arasında kimi zaman farkında olmadan arı yediğimiz de olmuştur. Afiyet olsun.🐝.