Yasalar ve adetlerin (alışkanlıkların) düzenlediği bugünkü aile yapılan kadına, yalnızca bir insan olarak değil, eş ve anne olarak da üzüntü veriyor. Uygarlaşmış ülkelerin çoğunda medeni kanun, kadını erkek karşısında az ya da çok bağımlı duruma getiriyor ve erkeğe, yalnızca karısının mallarını istediği gibi, kullanma hakkını değil, kansı üzerinde maddi ve manevi egemenlik kurma hakkını da veriyor. Bu konuda, Fransız Medeni Kanunu'nu hatırlatmak yeter. Bu yasaya göre, evlilik sözleşmesinin imzalandığı gün, kadın, medeni haklarını yitirir. Mallan kocasının yönetimine geçer; kocasının onayı olmaksızın hiçbir hukuki işi tamamlayamaz; hatta ev kiralanması için bile "bey ve efendi"nin tanıklığı gerekir; aile ocağının kutsal niteliğini en sert yasalar korur ve böyleee çifte ahlakın tam olarak gerçekleşmesi sağlanır:
Kocanın eşini aldatması yasalarca basit bir para cezasıyla cezalandırılır * o da özel koşullarda oysa kadının evliliğe sadık olmaması, ona iki yıllık hapis cezasına patlar. Evlenmediği sürece biraz daha özgür ve bağımsız olsa bile, evlenmemiş kadının üzerinde baba egemenliği geçerlidir. Buna karşılık, Fransız yasaları, evlenmemiş kızın "bekareti"ni uyanık biçimde gözaltında tutar ve kız anneler, nikahsız karıkocalığın bütün sonuçlan yalnızca onların üzerinde kalacak sertlikte cezalandmlır; bilindiği gibi, Fransız Medeni Kanunu'nun 350. maddesine göre "babanın aranması yasaktır".