hiçbir şey varmış ya da yokmuş
gibi durmuyor!
bu yaptığımız yolculuk değil,
-yolculuksu bir şey;
sanki gitmiyor gibiyiz, giderken…
çöldeyken, ağaçlar inerken,
gölgeleri içlerinde kalırdı,
hangi kum saatidir, ki bize
geç kalmışlık duygusu verirdi?
oysa, vakit çok erken…
derin deniz diplerindeki yengeç
akrebin zevâl vaktidir, çöldür—
bas bağrına kıskaçlı, istersen öldür!
varoluş yavaş yavaş gömülür
kendine… ve sahibi oluyor er geç,
şiirin ıssızlığı geçerken…
biz batan güne sahip çıktığımızda
ay, bitlis’te sarı tütün
ya da bir akarsu imgesi
gibi yiğit ve bütün
bir ağıttır
kadınlarımızda
onlar hüznü bir çeyiz
çileyi ince bir nergis
ve gülerken bir dağ silsilesi
taşırlar
ve birer acıdan ibârettirler
kayıtlarımızda
gün akşamlıdır devletlim
elbet biz de ölürüz
gözüm hep o asılmışta kaldı
sanki karanfil zülfünü dökmüş de
şimşir topuzlu bir gürz
indirilmiş gibi tam yerine
kanlıydı kartal kanadı
bir tarikat değneği gibi
pürüzsüz ve düz
bir beden, asılmış
gözüm hep onda kaldı
susan yazdı, konuşan güz
usuldu, uzundu denizin boyu
sanki tüy bacaklı bir tazı
ya da kırmızı ve koyu
bir masaldı,
tarçından ve süssüz
bir beden, asılmış
gözüm hep onda kaldı
gün akşamlıdır devletlim
elbet biz de ölürüz 
“Tanrı için Martin.” dedi yaşlı adam. “Sana O hayat veriyor ve sen de onun için yaşamalısın. Tanrı için yaşamayı öğrendiğinde artık üzüntülerini son bulacak ve her şey sana kolay gelecek.”