Sultan Abdülmecid’in 1847’de attığı adım, aslında köleliğin imparatorluk genelinde tamamen yasaklanması değil, İstanbul’daki tarihi Esir Pazarı’nın (Harn-ı Esîr) resmen kapatılması ve kölelerin sokaklarda, meydanlarda açıkça açık artırmayla satılmasının yasaklanmasıydı. 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile Osmanlı, yüzünü Batı'ya dönmüş ve modern bir hukuk devleti olma yolunda adımlar atmaya başlamıştı. İstanbul’un göbeğinde (Kapalıçarşı yakınlarındaki Tavukpazarı civarında) insanların zincirlenerek, incelenerek açık artırmayla satılması, Tanzimat’ın "modernleşen Osmanlı" imajına taban tabana zıttı. Avrupalı diplomatlar, seyyahlar ve gazeteciler bu manzarayı "barbarlık" olarak nitelendiriyor ve raporlarında mercek altına alıyorlardı. Abdülmecid, devletin itibarını korumak için bu kamusal utanca son vermek istedi. Dönemin küresel gücü İngiltere, dünya genelinde köle ticaretini bitirmeyi dış politikasının ana misyonu haline getirmişti. Osmanlı sarayına ve Babıali’ye bu konuda çok ciddi diplomatik baskı uyguluyorlardı. Dönemin reformist sadrazamı Mustafa Reşid Paşa ve Sultan Abdülmecid, İslam hukukundaki kölelik kurumunu tamamen kaldırmaya güçlerinin yetmeyeceğini biliyorlardı; ancak kölelerin pazarlarda bir meta gibi teşhir edilerek onurlarının kırılmasını en azından başkentte engellemeyi hedeflediler. Esir Pazarı kapatıldıktan sonra kölelik ve özellikle cariyelik sistemi ortadan kalkmadı; sadece göz önünden çekilerek kamusal alandan özel alana (mahremiyete) taşındı. 1847 fermanı mülkiyet hakkını ya da köle sahibi olmayı yasaklamadı; sadece bunun pazarda yapılmasını yasakladı. Esirciler (köle tüccarları) işlerini yeraltına taşıdılar. Satışlar artık gizli hanlarda, esircilerin kendi evlerinde veya zengin konaklarının arka odalarında, yani "mahrem" kabul edilen