Sayın öğretmenler, papazlar, hakimler, mühendisler, memurlar, avukatlar, genç suomi'nin çocukları, aydınların çiçekleri! siz de kendi milletiniz arasında robinson olmak istemez misiniz? Robinson, boş adanın orta yerinde, insan eti yiyen bir yerliyi eğitmiş; kendisine arkadaş ve yardımcı yapmış. sizse, büyük şehirlerde, yüksek okulların gazete yönetim yerlerinin, tiyatro ve müzelerinin duvarları dibinde durarak, milletimizin milyonlarca bireyi hakkında: bunlar cahil, kaba ve sarhoştur! diye şikayet ediyorsunuz.
Aranızda domuzları bir arada tutacak dürüst bir çoban bulamazken, kilisenin çobanın sizin gibi olmasına neden şaşırıyorsunuz? Kilise de papaz da sizsiniz. Onlar sizinle aynı hamurdan yoğruldular.
Hayatta hiçbir şey ona kıymetli görünmemiş, peşinden koşmak, erişmek, sahip olmak arzusunu vermemişti. Etrafına daima bir yabancı gözüyle bakmış, hiçbir yere bağlanmak arzusu duymamış, bu yalnızlığının gururu içinde memnun olmaya çalışmıştı. Şimdi ilk defa bir şey istiyor, hem de korkunç bir hiddetle istiyordu. Fakat niçin bu istek bir imkansızlıkla beraber gelmişti? Niçin hayatının bu en büyük arzusunu, şimdiye kadar belki yine içinde, fakat en gizli yerlerde saklı duran bu arzuyu, hapsedildiği yeri parçalayarak ortaya çıkar çıkmaz, öldürmeye mecbur kalıyordu?.. Niçin? Kimin için?..