Son Bakış, elime aldığım andan itibaren bende tek bir dilek uyandırdı:
Tina kurtulsun.
Son ana kadar, onun hayatta kalacağına ve bir şekilde Kaveh’ine kavuşacağına inanmak istedim. Beyhude bir hayaldi belki ama umut dediğimiz şey de zaten biraz inat değil mi?
Bu kitapla Irmak Zileli’yi ilk kez okudum. Ölümün kıyısındaki bir kadının gözünden hayata edilen bir vedaya eşlik etmek, gerçekten tarifsiz bir deneyimdi. Hepimizin görmekten, konuşmaktan kaçındığı o kaçınılmaz gerçeklik: ölüm, son derece sıradan bir günün içine sızıyor.
Tina, ekmek almak için evden çıkarken anahtarını içeride unutan bir kadın. Gürcü, kaçak yollarla Türkiye’de yaşayan, yaşlı hasta bakıcılığı yaparak hayatını kazanmaya çalışan biri. Bakımını üstlendiği Nezahat Hanım’ın kızından azar işitme korkusu, onu sessizliğe itiyor. Ve bu sessizlik, bir anlık akıl tutulmasıyla beşinci kattaki evin balkonuna, çatıdan atlamayı düşünecek kadar çaresiz bir noktaya sürüklüyor onu.
Tina, ölümü beklerken bu kararı kendi kendine de sorguluyor. “Nasıl oldu da buraya geldim?” diye soruyor belki de. İşte bu bakış açısından yazılmış bir kitap okumak bana hem çok orijinal, hem çok kederli geldi.
Ağladım. Çok ağladım.
Çünkü Tina ölürken, hayatının tüm kırıntıları, mutlu olanlar, yarım kalanlar, pişmanlıklar, yabancı ve kaçak biri olarak yaşadığı bu ülkedeki zorluklar.. hepsi gözlerinin önünden geçiyor. Özlem duyduğu ailesini, geçmişini, geride bıraktığı her şeyi hatırlıyor. Bunları yaparken annesiyle zihninde konuşuyor; sanki ölümü ona anlatır gibi, sanki biraz daha kalmak ister gibi…
Tina ölürken beni en çok acıtan şey, ölümünün büyük bir trajedi gibi değil de sessiz bir eksilme gibi yaşanmasıydı. Kimsenin bilmediği, kimsenin beklemediği, kimsenin tam olarak yasını tutamayacağı bir ülkede yaşanan kayboluştu onunkisi.