Rönesans sırasında Batı ressamlığı gitgide evrimleşip dünyaya ilişkin daha gerçekçi tasvire doğru ilerledi. Giotto’dan Gustave Courbet’ye kadar ressamın vasfı genelde, gerçekliğin bir yanılsamasını yaratma yeteneği üzerinden ölçülüyordu: yani üç boyutlu dünyayı iki boyutlu tuvale nakletme yeteneği.
1877’de çekilmiş dörtnala giden bir at fotoğrafı, izleyiciye resmin boy ölçüşemeyeceği bir gerçeklik tasviri sunuyordu. Sonuçta, iki sanat biçimi arasında diyalog kuruldu ve resim sanatı, Ernst Gombrich’in tabiriyle tasvir dünyasında “biricik etoloji nişini” yitirdi. Bu durum, alternatif niş arayışını tetikledi. Bu nişlerden biri soyutlamaya daha fazla başvurmaktı.
Bu esnada Albert Einstein’ın ilkin 1905’te yayımlanmış olan görelilik kuramı, kamusal basın yayında tartışılmaya başlamıştı. Kuram mutlak uzay ve zaman kavramlarına meydan okumuştu. Nihayetinde halkın düşünce dünyasında büyük etkisi olmuştur. Öncelikle sanatçıları, figüratif resmin klasik bakışını sorgulamaya teşvik etti. Gerçeklik göründüğü kadar net tanımlı olmayabileceği için resim neden dünyayı birebir tasvir etsin ki? Kendimizi ifade etmek için doğayı gerçekçi tasvir etmek şart mıdır?