Johan’a göre reklamlardaki görüntüler bize çağımız hakkında sanat galerinde sergilenen eserlerden daha fazla bilgi veriyordu. Daha sonraları başkaldıran bir Marksist olarak bu görüşünü ayrıntılarıyla açıklamıştı: Sanat galerilerinin sanat anlayışı metropollerdeki kentsoyluların zevkine göre uyarlanmıştı. Reklam ya da Johan’ın değişiyle ticari sanat ise, tüm imkanları seferber ederek metropollerdeki geniş halk kitlelerinin zevkine hitap ediyordu. İnsanlar hayranlıkla reklamın cazibesine kapılıyorlardı. Johan’a göre mesele, bizi kapitalizmin karanlık sokaklarına -mecazi anlamda- çeken, ancak onun ışıltı, albeni ve şaşaa gibi algılamamızı sağlayan bu derin hayranlığı anlamaya çalışmaktı. Aslında insan gözünü açıp bakarsa kavrayacaktı ki kapitalizm aynı zamanda buydu, parlak, ışıl ışıl, kıvılcımlar saçan...
(...) Yoksul kitlelerin nasıl da başkentte yaşamanın cazibesine kapılıp oraya akın ettiklerini gözleriyle görmüştü. Yoksul ve renksiz günleri köylerinde bırakarak metropolün kenarına ilişmiş umarsız bir gecekondu dünyasına göç ediyor ve ömür boyu da oradan ayrılamıyorlardı. Geldikleri yerde daha iyi bir hayatları vardı ama yine de metropollere göçüyor ve dişleriyle tırnaklarıyla orada tutunmaya çalışıyorlardı. Neden? Çünkü insanlar cazibeye kapılıyorlardı. Büyük arabaların, televizyon programlarının, lüks lokantaların, trafik keşmekeşinin, sinemaların reklam ışıklarının, piyango çekilişlerinin, duvarların arkasında kapılarında silahlı güvenlikçilerin beklediği villaların ve bütün bunlarla aynı çağda yaşamanın dayanılmaz cazibesine. Açlıktan mideleri kazınsa da televizyonda gösterilenlerle aynı çağda yaşıyor olmak bunu unutturuyor. Hayaller susuzluğu gideriyor. Hayaller tatmin ediyor!