Victor Hugo’yu eleştirmek tabii ki benim gibi basit bir okuyucuya kalmadı, yine de okumayı düşünenlere fikir vermesi açısından düşüncelerimi aktaracağım.
İlk olarak hacimli bir kitap, öncesinde o enfes Notre Dame de Paris (1998) müzikalini izlememiş olsaydım kendimi bu kadar kaptırarak okuyamazdım diye tahmin ediyorum. İzlemediyseniz dahi şehirdeki her sokağın, her kilisenin, her kulenin ve her köprünün adının listelendiği 40 sayfalık Paris betimlemesini felç kalmadan okuyabilirseniz, kalan 400 sayfanın su gibi akacağından emin olabilirsiniz.
Olaylar Claude Frollo etrafında şekilleniyor. Frollo (ve biraz da Quasimodo) dışındaki karakterleri betimlememiz için bir cümle yeterken (Esmeralda – saf ve güzel Çingene kızı, Phoebus – yakışıklı ve çapkın yüzbaşı, Jehan – başdiyakozun serseri kardeşi gibi) Frollo’nun ruhundaki tüm çatışmaları hissedebiliyor, Esmeralda’ya duyduğu saplantılı aşkı (tasvip etsek de etmesek de) kavramakta güçlük çekmiyoruz. Bu bakımdan çok iyi kurgulanmış bir karakter olduğunu söylemek gerekir. Yıllar boyu kendisini dine ve bilime adamış, tüm dünyevi zevklere kapatmış bir rahibin taşıdığı tüm değer yargılarına aykırı olarak söyledği şu sözler, içinde kopan fırtınalar hakkında ipucu verebilir: “Merhamet et! Cehennemden geliyorsan, seninle oraya gelirim. Senin olduğun cehennem benim cennetimdir!” Frollo’nun Esmeralda’ya itiraflarının tamamı o kadar etkileyiciydi ki dönüp birkaç kez daha okumaktan kendimi alıkoyamadım.
Frollo’nun “Matbaa kiliseyi öldürecek” sözünün üstüne iki çıkarım yapıyor Hugo. Birincisi klasik ortaokul bilgimiz olan “Matbaanın gelişi skolastik düşünceye bir darbe oldu ve kilisenin otoritesinin sarsılmasına yol açtı” savı, diğeri de matbaanın mimariyi (kiliseyi bir bina, mimari bir temsil olarak görüyor) öldürecek olması. On beşinci