Kolay değildi o kitabı okumak, hele anlamak. Bu kitabı ancak evde, büyük bir sabır ve ısrarla, dikkatle okursa anlayabileceğini biliyor, ama yapmıyordu bunu. Koltuğunun altında gezdiriyordu öyle, öyle anlamadan ve okumaya fırsat bulamadan. Anlamsız ve yararsız. Üniversitede doğru dürüst bir şey öğrenemediğini biliyor, bu eksiği tamamlamak için söylenmekten öte pek de fazla şey yapmıyordu. "Eksik"lerin ne olduğunu tam bilmiyordu aslında. Eksiklerin uzağındaydı. Tam ve "bütün"lere varmasına zaman vardı. Eksikliği, boşluğu yalnız başına, durduğu yerde, hiçbir olaya bulaşmadan tamamlayamayacağını biliyor, koltuğu altında Hegel, Husserl, Marx, Heidegger gezdirerek, dolması gereken boşluğun her an aklından çıkmamasını sağlıyordu, bir bakıma; daha doğrusu sağladığını sanıyor, eksiğini bilenlerin üstünlük duygusuyla bakıyordu çevresine. Bu kitapları okumayanlara,
okumayı düşünmeyenlere, onların umutsuz boşluklarına bakarak sevindiriyordu kendini, umutlandırıyordu biraz da. Bir gün ansızın gökten, "Deus ex machina" gibi bilgilerin ve doğruların inivericeğini, içindeki çölü yeşertivericeğini bekleyecek kadar akılsızdı. Akılsızlığın, anlamsızlığın, yararsızlığın, boşa giden, aslında boş olan zamanların, kandırmacaların bilincinde olmanın verdiği saçma öfkeyle doluydu. Her şeye ve herkese kızıyordu. Bu çölü çöl bırakan, yetersiz benliğini olduğundan daha yeterli sanmasını sağlayan boş kafalara, çirkinlere kızıyordu.