Herkes doğuştan yetenekli olduğu, eğitimini aldığı, kendini "yetkin" hissettiği işi, hasılı kendi işini yapmalı sözünün, "dur biraz daha okuyayım, belki fikrim değişir" dedikçe kitabı bitirip fikrimin değişmediği, her sayfada daha çok delillendiği bir kitap okumuş oldum.
Gülseren Budayıcıoğlu'nun okuduğum ilk kitabı bu. Kendisi 2004 yılı itibariyle psikiyatr kimliğinin yanı sıra yazmaya da başlamış. Ama, ne olay örgüsü, ne anlatımdaki karakterler ve hikayeleri arasındaki geçişler, ne de anlatım dili beni ne yazık ki tatmin etmedi, edemedi. Hatırasını yazdığı hikaye, kitap sonunda beni gözyaşlarına boğmuş olsa da, anlatım dili ne yazık ki tatmin edemedi. Elbette her "yazar" divan edebiyatından fırlamışçasına afilli kelimeler ve edebi sanat uyumlu yazılar/eserler çıkarmamalı. Ama ortada kitaplaştırılan bir hikaye varsa o kitabın dili günlük konuşma dili seviyesinde de olmamalı diye düşünüyorum ben. Aynı şey, örneğin İsmet Özel için de geçerli. Kendi sesinden dinlediğim her şiirinde "Üstad! Sen okuma, yaz." diye bağırasım geldiği gibi, "Kıymetli hocam!" diyorum son sayfası açık kitaba bakarak şuan. "Siz hikaye dinleme sanatkarısınız. Hayatlarına dokunduğunuz hikayeleri dinleyin siz, yazmayın!"