Bilge

Bilge
27 Haziran
25 okur puanı
Mayıs 2020 tarihinde katıldı
Bu şehirde böyle garip bir denklem var. Yağmur yağar, trafik felç olur ve gizemli şemsiyeciler birden saklandıkları deliklerden çıkarlar. Bu, evrenin İstanbul’dakilere her koyun kendi bacağından asılır deme şeklidir. Bir tane alıp kendimi şemsiyeye asarak Beşiktaş iskelesine doğru yürümeye başladım. Ancak iki sokak sonra ters esen bir rüzgâr nedeniyle şemsiyem kırıldı. Çöpe attım. Doğanın bu sulu şakasına karşı yine savunmasız kalmıştım.
Babama, “Küçükken meşe palamutlarına neşe palamutları diyor muydum?” diye sordum, çünkü neşelenmeme sebep olmuşlardı. Babam yine cevap vermedi tabii. 60 yaşından sonra konuşmayı bıraktı. Ama galiba demiyordum. Neşe palamudu demiyordum yani. Keşke deseymişim. Bazen böyle şeyler çıkıyor. Aklıma gelse yapardım dediğim şeyler. Kaçırdığım hatıralar. Hatırası çok olanın bilmem nesi bilmem ne olur gibi bir söz yok mu? Kesin bir düşünür düşünmüştür aslında. Düşünmüştür de söyleyememiştir. Bazen bunu ben de yaparım.
“Geçmiş yabancı bir ülkedir” diyor L.P. Hartley. “Orada her şey farklı yapılır” diye devam ediyor. Acaba anılarımızın ne kadarını doğru hatırlıyoruz? Bana kalırsa insan zihni, her ziyarette başka şeylerle karşılaştığın garip bir müze. İçinde gezerken bazen “Bu parçayı hiç görmemiştim” diyebiliyorsun. Bazılarının rengi aklında başka kalmış, bazıları belki hiç oraya koyulmamalıymış gibi. Ben işte şimdilerde, başımın üstündeki şahsi müzeme ince ince bakım yapıyorum. Güzel hatıraların tozunu alıyorum, çok değerli olanları biraz daha korunaklı taraflarıma çekiyorum, fazlalıkları da depoya kaldırmak üzere kutuluyorum. Beni arayacak olursan tadilattayım, geçici olarak hizmet veremiyorum Osman.
Sevgili ablam hep öyle der: “Dünyanın sonundan başka hiçbir şey, dünyanın sonu değildir.” Bu bilginin kesin olmasına bayılıyorum. Geçmişe dönüp öyle bir bakınca bir sürü kıyamet atlattığımızı ancak hiçbirinde kıyametin kopmadığını görüyorum. Ya birileri bizimle fena halde dalga geçiyor ya da her şey gerçekten bu kadar saçma, bir türlü kestiremiyorum. Her ihtimale karşı arka sıralara geçtim, şimdilik saklanıyorum Osman.
Korkularımızın ve arzularımızın altını kısabilirsek biraz daha mutlu yaşayabiliriz Osman. “Bunu nasıl yapacağız?” diyebilirsin. Ben olsam derdim. Cevap tam da bu “Ben” dediğimiz şeyde galiba. Kendimizi sabit, katı, değişmez bir ey sanıyoruz. Kim olduğumuzla ilgili fikirlerimiz ve kararlarımız var. Nelerden korktuğumuzu, neleri istediğimizi, neleri sevdiğimizi, neleri sevmediğimizi belirlemişiz. Bu sınırların dışına çıkarsak yanlış bir şey yapacakmışız gibi hissediyoruz. Kendimize “Ben” adında bir hapishane yapmışız, bir türlü tahliye olamıyoruz Osman. Bir süredir, “Ben aslında kimim?” diye düşünüyorum. Seninle birlikte olduğumuz zamanlardaki halime nekadar benziyorum? Kendimi çok sinirli biri sanırdım mesela. Ancak şimdilerde o siniri içimde bulamıyorum. Beni kızdıran şeyler olmadığından değil. Kızacak kadar dahil hissetmiyorum artık hiçbir şeye. Kendime bile dahil değilmişim gibi. Sanki içimden çıkmışım da kol mesafesinden izliyorum olan biteni. Çok da uzağıma gitmiyorum neme lazım. Sonuçta kim olursa olsun, insanın kendini koruyup kollayacak kadar yakınlarında olması gerekir Osman. Çok merak ediyorum, sen şimdilerde kimsin? Zamanla birlikte ne kadar değiştin? İnsanlar değişmez diyorlar hep. Çoğu zaman da haklılar. Değişmek istemeyen insan değişmez tabii, buna ihtiyaç duymaz. Ama hiç olmazsa arada bir dünyaya bakıp açık yüreklilikle “Sorun sende değil bende” diyebilmek gerekiyor galiba. Koskoca gezegenin tutup bize uymasını beklemekten daha kolay bir şey varsa o da kendini ona uydurmaktır gibime geliyor. Tebdil-i benlikte hemen her zaman ferahlık vardır Osman.