Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Jane Austen’ın İkna romanının başlarındaki uzun betimlemelerden ve neredeyse bir
paragraf süren cümlelerden gerçekten sıkıldım. Ama olaylar açılmaya başlayınca merak ettim,
okumam hızlandı ve severek okudum. Özellikle karakterlerin hisleri bana çok tanıdık geldi;
içinde hayattan bir şeyler vardı.
Olay örgüsünün merkezindeki o ikna meselesini bence anlamak zor değil. Anne’in
henüz 20-21 yaşlarındayken hayatının aşkını bulmasına rağmen, ailesinde değer verdiği
birinin sözüyle ondan vazgeçmesi başta hoşlanmadım, mantıklı da bulmadım ama biz de
hayatta bazı kararları alırken başkaları tarafından ikna edilmiyor muyuz? Gerçi ben olsam
yine de vazgeçmezdim. Anne çok sakin, iyi niyetli ve olanı kabullenen biri. Aradan 8 yıl
geçmesine rağmen hala aklının ve kalbinin bir köşesinde Yüzbaşıyı beklemesi, onu görünce
heyecanlanması ve o sessiz hüznü çok güzel, çok gerçekçi işlenmiş. Kitabı bu kadar
sevmemin en büyük sebebi de zaten Anne ‘in tüm o acısını, umudunu ve sıkıntısını içimde
hissedebilmem oldu.
Erkek karakterimiz Yüzbaşı'ya gelirsek; reddedilmenin verdiği o derin kırgınlıkla
yıllar sonra geri döndüğündeki soğuk ve sert tepkilerini normal karşıladım. Ama Louisa
Musgrove ile yakınlaşması hiç hoşuma gitmedi. İnsanların duygularıyla oynanmamalı. Neyse
ki olay örgüsü güzel ayarlanmış. Bir de Yüzbaşı'nın 8 yıl boyunca çabalayıp kendini
geliştirmesi ve emek vererek bir yere gelmesi de bence çok güzel bir mesajdı. Yüzbaşı'nın
mektubuna da özellikle değinmek istiyorum, çünkü ondan gerçekten etkilendim. Çok duygu
doluydu, girişi harikaydı. Sonunda o uzun yürüyüşte yan yana gelip konuşmaları,
dertleşebilmeleri beni de mutlu etti. Hayat onlara ikinci bir şans verdi. Kesinlikle mutlu
sonları seviyorum.
Sonuç olarak; hayatta bazen başkaları tarafından ikna edilebiliriz ya da
Kitap, “Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.” cümlesi ile başlıyor. İnsan ister istemez durup bir düşünüyor; bir evlat annesinin ölümünü nasıl bu kadar sıradan bir olaymış gibi karşılar? İnsan annesini sahiplenmez mi, ne zaman öldüğünü bilmez mi? İlk başta "Acaba çok üzüldüğü için mi afalladı?" diye düşündüm ama sayfalar ilerledikçe asıl meseleyi anladım. Meursault için bu, olması gereken bir durumdu ve oldu. Onun dünyasında her şey olması gerektiği için oluyor.
Yabancı, bence aslında bir kabulleniş hikâyesi. Kayıtsızlık, Meursault’nun yaşam tarzı haline gelmiş. Hırsı yok, büyük amaçları yok; hatta inanmamayı bile bir tercih olarak yaşıyor. Sanki sadece ölmemek için yaşıyormuş gibi bir hali var. Onu değişik kılan şey ise o sarsılmaz dürüstlüğü. Toplumun bizden beklediği o sahte maskeleri takmıyor. Hissiz mi yoksa aşırı derecede gerçekçi mi derseniz, bence o, "absürt" kavramının tam kendisi.
Kitabı okurken beni en çok sarsan ve üzerine düşündüren kısım, bir insanın annesinin cenazesinde ağlamadığı için toplum tarafından adeta bir "canavar" ilan edilerek yargılanması oldu. Hepimiz doğduğumuz andan itibaren öleceğimizi bilerek yaşıyoruz; peki, bu kaçınılmaz son gerçekleştiğinde neden ağlamak zorunda bırakılıyoruz? Meursault’nun hikâyesinde işin en çarpıcı yanı, mahkeme salonunda asıl işlenen cinayetten ziyade karakterin bu "duygusuzluk" olarak adlandırılan dürüstlüğünün tartışılmasıdır. Savcı onu aslında birini öldürdüğü için değil, toplumun beklediği o maskeyi takıp ağlamadığı için idama mahkûm eder.
Cinayetin tek gerçek sebebi olarak gösterilen o yakıcı güneş ve ışık patlaması ise sanki mantıklı hiçbir neden yokken hayatın bir anda nasıl kaosa sürüklenebileceğini simgeliyor; hatta bu noktada Meursault’nun sıcağa karşı fiziksel bir hassasiyeti veya hastalığı mı