İrfânî gelenek, ilim tahsili ve öğrenmenin amacının belli bir ilmi öğrenmek veya belli sorunları çözmek olmadığı gerçeğini hep el üstünde tutmuştur. Ferdiyetçi ve kalıp dayatıcı motivasyonlar nefsi terbiye etmekten ve kişinin kendi özünü idrak etmesinden sapmalar olarak görülürlerdi. Kişi, kendisi bizâtihi el-Hakîm (c.c.)'den gayrı bir şey olmayan hikmeti şunu-bunu anlamayı hedefleyerek veya kayıtlı ve belirli amaçlara yönelerek sevemezdi. İbn Sîna'nın "Arifler Hakiki ve Evvel olanı sadece O'nun için arzular; gayrı şeyler için değil" derken kastettiği şey, tam olarak işte budur. Sadece Evvel ve Âhir olan Hak'tan gelen parlak nur olan akl-ı meada ulaşmak, kişinin kendi özünü idrak etmesini ve dünyanın ne olduğunu tam olarak anlamasını mümkün kılar. O halde, bu irfan ve hikmet taliplerinin kendilerinde aradıkları o 'hüviyeť ne idi? "Hüviyete dair doğru ve hakiki bilgi, zât ile irtibatlı olan nefes hariç, cümle şeye kapalıdır" ikazını yaparak, şimdi ele almam gereken soru işte bu. Hakikatte, ortada bilinmesi gereken haricî bir nesne yoktur. Zât'ın ilminde özne, nesne, bilen ve bilinen bir ve aynı şeydir. Ancak, öz-bilgiye, içteki öze dair herhangi bir sözlü veya yazılı ifade nakil yoluyla tahsil edilir. İrfani bilginin yegâne mahalli kendi bilen nefstir. Menkul ifadelerin görebileceği en yüksek hizmet, nefse doğru yolu göstermektir.