Efendimiz (s.a.v.)'in irtihali üzerine Hz. Ebu Bekir (r.a.)'ın, O'nun yüzüne bakarak: "Öldün, bir daha ölmeyeceksin!" demesi, ölümün, hayata ilişkin bir gerçeklik olduğunu çarpıcı bir ifadeyle ortaya koyuyordu. İnsan ancak ölerek ölümsüz olan bir hayata intikal edebiliyor. Ölümün bulunmadığı bir hayatta, hayat artık bizim şimdi içinde yaşadığımız hayattan bütünüyle farklı bir şart içerir. Bir bakıma, aslında, içinde hayatın bulunmadığı bir hayattır bu: ötedünya hayatı, şimdi içinde yaşadığımız hayata kıyaslayabileceğimiz bir ölçüt mevcut değildir ve böyle bir ölçüt asla bulunamayacaktır! Ötedünya, ebediyen yașanacak bir yerse, bu demektir ki ötedünya ölümün olmadığı bir yerse, orada yaşanacak hayatın bu dünyaya ilişkin bir șeriatla da bir ilgisi bulunmayacaktır. Böyle bir șeriat insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemek için var kılınmış olamaz; böyle bir șeriat ancak mutlak biçimde hükümferma olabilir. Oysa şimdi içinde yașadığımız dünyanın șeriatı insanları birbirinden razı kılabilecek bir düzlemi oluşturmaya matuf bulunmaktadı. Bir daha ölümle karşılaşma imkânının ortadan kaldırıldığı bir hayattaysa, tanımı icabı bütün ölçüler ve bütün ölçütler mutlaktır ve mutlaka ayarlıdır.
Ölüm, hayata ilişkin bir gerçek olarak ortada dururken bizim onu hayatın dışına itme hususundaki eğilimimiz ve bu istikametteki çabamız, insan olarak bizim ilgi çekici bir yanımızı olușturmalı: Hayvanda ölüm fikri yoktur; hayvanda hayatta kalma içgüdüsü ve hayatta kalmak için kendini savunma güdüsü vardır: Bu, ölüm fikrinden farklı bir olgudur. Oysa insanda ölüm fikri vardı ve fakat insanda aynı zamanda bu fikri kendinden uzak tutma çabası da vardı. İnsanın dünyevî faaliyetlerinin tümü aslında ölümün var olmasına uygun bir tarzda düzenlenmiş olmasına rağmen, insan gene de ölümü göz ardı ederek