Korku kültürü, bireylerin sürekli tehdit altında hissettiği, güven duygusunun yerini şüphenin aldığı, insan ilişkilerinin güç ve kontrol üzerinden şekillendiği bir yaşam biçimidir. Bu zehirli ekosistemde, kişinin değeri -ne yazık ki- sahip olduğu veya sergilediği güçle doğru orantılı hale gelir. Burada kastedilen güç fiziksel olduğu kadar, sosyal statü, ekonomik kontrol veya psikolojik baskı kurma kapasitesi olarak da tezahür eder.
Bu bakış açısı, güçsüz addedilen kadınları ve bireyleri, "öteki" konumuna iterek onları değersizleştirir. Bu bir tür "psikolojik savunma mekanizmasıdır"; korkan birey, kendi güçsüzlük korkusunu bastırmak için başkalarını aşağı çeker. Güç gösterisi, derinde yatan bir "aşağılık kompleksinin" maskesidir aslında. Oysa gerçek "saygı kültürü", insanı sıfatlarından, gücünden veya statüsünden bağımsız olarak, sırf "insan" olduğu için değerli görür. Bu zehirli döngüyü kırmanın yolu, korkuyu besleyen değil, güveni inşa eden ilişkiler kurmaktan geçer. Bir insanın gerçek değeri, gücünü başkalarını ezmek için değil, insanlığı yükseltmek için kullandığında anlam kazanır.