MÜMKÜM VARLIKLARIN MÂHİYET: "YOKLUK" AYNASI...
İslâmî metafiziğin en çarpıcı ve anlaşılması en zor yönü, yaratılmış olan bu muazzam kâinatın (Halk Âlemi'nin) ontolojik statüsüdür. Yaratılmışların (Mümkünâtın) mâhiyeti "yokluk"tur (adem). Vahdet-i Vücûd (Varlığın Birliği) ilkesine göre, hakiki mânâda "var" olan sadece Allah'tır (Hakk). O'nun dışındaki her şey (mâsivâ), O'nun varlığının bir yansıması, bir tecellisi veya gölgesidir. İbnü'l-Arabî'ye göre âlem, "Sırf Vücut" (Mutlak Varlık/Allah) ile "Sırf Yokluk" (Adem-i Mutlak) arasındaki bir münasebetten doğmuştur. Allah, kendi isim ve sıfatlarının kemalini görmek ve göstermek istemiş (Kenz-i Mahfi sırrı), bu sebeple Varlık Nurunu, yokluk aynasına (veya karanlığına) aksettirmiştir. Dolayısıyla, madde kendi kendine var olan, ezelî ve ebedî bir cevher değil, "yokluk" üzerine düşmüş bir "varlık nuru"dur. Dış dünyadaki nesneler, Hakk'ın İlâhî isimlerinin (Esma-ül Hüsna) birer sûretinden ve yansımasından ibarettir. Bu durumu bir "ayna" veya "gölge" metaforuyla açıklamak, meselenin kavranmasını kolaylaştırır: Bir aynaya baktığınızda gördüğünüz görüntü, ne aynanın kendisidir ne de aynaya bakan kişinin zatıdır. Ancak o görüntü, bakan kişi olmadan var olamaz. Bakan kişi yüzünü çevirdiğinde görüntü anında yok olur. İşte kâinat da böyledir; Allah’ın "El-Kayyûm" (Varlığı ayakta tutan) isminin tecellisiyle her an ayakta durmaktadır. Bu tecellî bir ânlığına kesilse, kâinat o ân "yokluk" olan aslî vatanına geri döner. "Eşyanın mâhiyeti yokluktur" sözü, nihilizm (hiççilik) veya sofizm (eşyayı inkâr) ile karıştırılmamalıdır. Bu söz, eşyanın "var olmadığını" değil, "varlığının kendinden olmadığını" ifade eder. **Yaratılmış varlıklar "mümkün" (olabilir) kategorisindedir; yâni var olmaları da yok olmaları da mümkündür. Kendi başlarına var olma zorunlulukları yoktur.
Tasavvuf
Sofizm kalp çayı.
Yorulur akşamlar ; gebeye kalır günden yeniden doğacak. Bir şehir türküsü sarar sigaranı yanık ucu. Düğmesinin kopuşunda tel hükümsüzdür yırtık gömleğin.Sadece varolma sebebinin, bir yükün yerinde can çekişen harcanan ve kaybedilen zaman için insanlar gelir ve giderler. Hakkını vermediğimiz hiçbir sözün bekçisi olmamalıyız. Sorunları başkalarına yüklemek, yerine ,asıl sorunun kendimizde olduğu nezaketine erersek,kimseden bir beklentimiz olmayacak. Hakkı saklı
Duygu ve Düşünce
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Bir ömrü heba etmenin en kolay yolu nedir deseniz...
Takılıp kalmak derim. Sönmüş bir ateşin külleri arasında ısınmayı ummak.. Kapanmış bir defterin satırlarında kendine yer aramak.. Değiştiremeyeceği bir geçmişi aklında tekrar tekrar yaşayıp, bugünü soldurmak.. Ve o hikayeye sıkıca tutunayım derken, kendi ellerini bırakmak.. Bazen yapman gereken tek şey; üç noktanın ikisini silip, şikayet etmek yerine, yeni bir hikaye inşa etmeye ceserat etmektir. Melda Akyol
SOFİZM'İN EPİSTEMOLOJİSİ
Sofistlerin entelektüel tesiri, yalnızca belâgat eğitimi vermeleriyle sınırlı değildir; daha derinde, “ne bildiğimizi nasıl biliriz?” sorusuna verdikleri cevaptadır. Onlarda dünya, sürekli akış hâlindedir; değişmeyen öz diye bir şey yoktur ya da varsa da insan için erişilebilir değildir. Bu yüzden “bilgi” dediğimiz şey, çoğu zaman güçlü sözlerin, yerinde örneklerin ve diğerleriyle mutabık kalmanın terkibidir. İkna eden, “doğru”ya en yakın sayılır; çünkü ölçüyü dışarıda bir yerde değil, konuşmanın içinde, kitlelerin kabulünde ararlar. Gorgias’ın meşhur meydan okuması: “Hiçbir şey yoktur; olsa da bilinmez; bilinse de anlatılamaz” bu zeminde abartı değil, çizginin sınır denemesidir. Doğruluk, eşyada bir karşılığı olduğu için değil, muhatap üzerinde etkisi olduğu için kıymet kazanır. Bu anlayışın iki sonuç doğurduğunu söyleyebiliriz. 1.si, “episteme” (bilgi) ile “doksa” (zan) arasındaki ayrım erir; kanaât, bilginin yerine geçer. 2.si, kavramların içeriği sabit bir çekirdeğe sahip olmaktan çıkar; adalet, cesaret, ölçülülük gibi isimler, şehirden şehre, ândan âna değişen alışkanlıkların ve güç ilişkilerinin yansımasına dönüşür. Bu, bilginin nesnesini belirsizleştirir: Artık doğrulanacak bir şey yoktur; yalnızca kabul ettirilecek bir şey vardır. Bu anlayışın siyaset alanındaki sonucu açıktır: Kimin sözü kalabalığı döndürüyorsa, o ânda o haklıdır. Sokrates’in itirazının yay kirişi burada gerilir: O ân doğru olan ile hakîkaten doğru olan aynı şey değildir. Sofistlerin etkisini, “physis–nomos” karşıtlığında da okuruz: Tabiatın kendi düzeni bir yana, yasa ve törelerin belirlediği düzen öte yana… Onlar çoğunlukla “nomos”un (medenî-insanî dünyanın) değişkenliğini öne çıkarır. Sokrates ise burada takılır: **Yasa ve töre değişebilir; ama “adalet
Felsefe ve Insan
Machiavelli, Prince- en katı yürekli bir haydutun bile en güvendiği suç ortağına ima etmekte zorlanacağı, hatta en hafifletici bir sofizm kisvesi altında bile kendi zihnine kabul ettiremeyeceği ilkeler, en ufak bir dolambaçlı ifadeye gerek duyulmadan pervasızca dile getiriliyor ve tüm siyaset biliminin temel aksiyomları olarak kabul ediliyordu. 🔹Lord Macaulay, Critical and Historical Essays, 1843
Alıntı
İnsanı yanlış düşünmeye sevk eden akıl sapkınlığı ile ahlaksız davranışlara yönelten kalp yozlaşması arasında büyük bir yakınlık vardır. Kusurlu ve kaprisli bir akıl yürütme ve düşünme tarzına bağımlı olan bir mecnun, sofizm afyonuyla vicdanın endişelerini kolayca yatıştırabilir ve hatta Godwin'in "dürüst bir katil" dediği kişi haline gelebilir.Thomas Green Fessenden, Democracy Unveiled, 1805
Alıntı