Gerçekten kopuk bir huzur, sadece sahtelik üzerine kurulu bir sessizliktir. İnsan onurunun çiğnendiği, sınırların ihlal edildiği bir yerde; o ihlale karşı duran iradeyi "düzeni bozan taraf" olarak nitelemek, büyük bir ahlaki yanılgıdır. Bir insanın kendine yönelen fiziksel ve ruhsal saldırıya karşı gösterdiği doğal direnç, o anın atmosferini zedelediği iddiasıyla asla gölgelenemez.
Kendi çıkarları veya yüzeysel bir sükunet adına, yaşanan açık haksızlıkları görmezden gelmeyi seçenler; aslında gerçekle değil, kendi konfor alanlarıyla ilgilenmektedirler. Bir yanlışa şahit olduğu halde sessiz kalan ya da sorumluluğu mağdurun üzerine yıkan her tutum, o haksızlığın suç ortağıdır. İftira, saldırganın acziyetidir; sessizlik ise şahit olanın vicdani korkaklığıdır.
Dışsal ritüellerin, ibadetlerin ve etik görünümlü kılıfların arkasına sığınıp, temel insani değerlerde sınav verenlerin bu sınavdan kaçması, kendi iç dünyalarındaki tutarsızlığın en somut göstergesidir. İnsan, üzerine giydiği erdemli kimlikle değil, bir haksızlık karşısında gösterdiği tavırla tartılır. Vicdanı başkalarının onayına veya sosyal bir dengenin sürdürülmesine endeksli olanlar, hakikatin ağırlığını hiçbir zaman taşıyamazlar.
Hiçbir iftira, gerçeğin çıplaklığını örtemez. Hakikat, zamanın içinde mutlaka yolunu bulur ve tüm sahte kılıfları aşarak gün yüzüne çıkar. O gün geldiğinde, vicdanını çıkarlarına feda edenlerin elinde tutunacakları bir dayanak kalmayacaktır.
Gerçek olanın onuru, üzerine atılan tüm yalanlardan daha güçlüdür. İnsan, haklı olduğu bir davada yalnız kalsa dahi, kendi vicdanının duruluğunda hürdür. Asıl hapsedilmiş olanlar, gerçeği görüp de korkusundan susanlar ve o sahteliğin içinde kendi vicdanlarını yitirenlerdir.
Hakikate sadakat, her türlü sosyal beklentiden ve geçici huzur arayışlarından