Büyücü hakkında yazmak gerçekten zor. Sanırım bunun en büyük sebebi, kitabın tek bir yerden tutulup anlatılamaması. Hem felsefi hem psikolojik katmanları çok yoğun; bir yandan olay örgüsünü takip etmeye çalışırken bir yandan sürekli kendi düşüncelerinizin içine düşüyorsunuz. Üstelik kitap, okuruna net cevaplar vermek gibi bir derdi de taşımıyor. Tam aksine, elinize cevaplardan çok sorular bırakıyor. Ben kitabı bitirdiğimde de elimde kesin yargılardan çok sorular vardı ve galiba kitabın gücü tam olarak burada.
Kitabın başından sonuna kadar Nicholas Urfe izlendiğini düşünüyor. Bu düşünce Conchis ile somutlaşıyor ama Urfe’in kendisi de söylüyor zaten: bu izleniyor olma hissi Conchis’ten önce de var. Burada bence Tanrı tarafından izlenilme düşüncesi ile özgür irade arasındaki paradoks çok güçlü işleniyor. Eğer biri seni sürekli izliyorsa, seçimlerin gerçekten ne kadar sana ait? Ama kitabın sonunda Urfe sanki şunu anlıyor: Kendinden başka seni gerçekten izleyen, takip eden kimse yok. Belki de bu izleniyor olma düşüncesi başlı başına bir sanrı. Ve belki de özgürlüğümüze en büyük kısıtı bazen biz kendimiz koyuyoruz.
Gelelim Conchis’in Tanrı oyununa.
John Fowles son sözünde, bu kısımda Tanrı’nın farklı yüzlerini insan yüzlerinde, maskeler aracılığıyla anlatmaya çalıştığını söylüyor. Ve gerçekten kitap boyunca sürekli maskeler var; kimse tek bir yüzle karşımıza çıkmıyor. Ama bu Tanrı oyununun en çarpıcı tarafı şu: kitabın sonunda bile neyin doğru neyin yanlış olduğunu tam olarak çözemiyoruz. Çünkü belki de doğru yok, yanlış yok, iyi yok, kötü yok… Biz yalnızca olan bitene anlam vermeye çalışıyoruz. Ve verdiğimiz anlam sanırım bir şekilde bizim gerçekliğimiz oluyor. Urfe’in ilişkilerinde de bu çok net. Yalanların içindeki Lily’den bir şekilde hep daha emin, ama Allison’a