Gümüş paralar elimden cüzdanıma doğru kayarken o günlerdeki karamsarlığımı hatırladım ve sabit gelirin insanın ruh hâlini bu denli değiştirmesi gerçekten de olağanüstü diye düşündüm. Dünya üzerindeki hiçbir güç beş yüz sterlinimi benden alamaz. Yiyecek, barınak ve kılık kıyafet sonsuza kadar benim. Böyle olunca yalnızca gayret ve emek değil kin ve karamsarlık da son buluyor. Hiçbir erkekten nefret etmeme gerek yok; beni incitemezler. Hiçbir erkeği pohpohlamak durumunda da değilim, bana verebilecek hiçbir şeyleri yok çünkü. Böylelikle kendimi insan ırkının diğer yarısına karşı hiç farkında olmadan yeni bir tutum benimsemiş olarak buldum. Bir sınıfı veya cinsiyeti bütün olarak suçlamak saçmaydı.
“Yaşadığımız güne getirdiğimiz şey, bir önceki gündür, hayat dediğin de önceki günleri sırtında taşımaktan ibarettir, nasıl ki taş toplayan bir adam an gelir topladıklarını taşıyamaz olur, biz de bir gün gelir sırtımızdaki günlerin ağırlığı altında eziliriz ve konu kapanır, yani insanın son günü, başka bir günün önceki günü olmayan bir gündür…”
Unutmuştu beni, yüzümü, konuşmamı, ses tonumu. Hem zaten beni kim tanıyabilirdiki bu sakalla, bu kıyafetle, bu solgun yüzle? Kim? Bu hafızadan silinmiştim, var olmayı istediğim tek hafızadan!