Koca bir evreni ve ana karakterleri ilk defa tanıdığımız o ölümsüz eser. Dedemin hala son iki kitabı çıkarmamasına kızgın olsam da seriye diyecek bir söz yok
Taht OyunlarıGeorge R. R. Martin · Epsilon Yayınları · 201310,9bin okunma
#adlitıpdosyalarıbeşduyununkasabı
"Bir katili anlamak onu affetmek değildir. Onu durdurmanın tek yoludur."
Merhaba kitap severler bugün size Semra 'un tavsiyesi üzerine okuduğum @dr.cihangir.isik 'ın kaleminden çıkan, sindirmesi zor olmasına rağmen elinizden bırakamayacağınız, sürükleyici bir eser ile geldim.
Kitabımız bir gece yarısı Savcı Volkan'ın adlı tıp uzmanı Soner'ı araması ile başlamaktadır. İkili korkunç bir olayı görmek ve çözmek için gecenin karanlığında şehirden uzak izbe bir köyde olay yerinde buluşurlar. İkili alanlarında başarılı olmalarına, daha öncesinde belki de yüzlerde dosyada çalışmalarına karşılık gördükleri vahşet karşısında zorlanırlar.
Zor bir vaka olduğunun farkında olmalarının yanında bunun son olmayacağını fark ederler. Bu safece bir cinayet değil aynı zamanda geçmişin intikamı, günümüzün ödeşmesiydi. Duyularla verilen bir kısas anlaşmasıydı. Katil ilk kurbanı Ayşe'nin duyma, tatma ve dokunma duyularını almıştı. Peki ya diğer kurbanları onların hangi duyularını alacaktı?
Katilin en büyük özelliği bu insanları öldürdüğünü düşünmemesiydi. Çünkü onlar insan değildi, onun gözünde hepsi düzeltilmesi gerekilen birer parçaydı. Hatalı, çalışmayan parçaları onlardan alarak düzelttiğini söylüyordu.
Volkan ve Soner birlikte çalışarak katilin profilini çıkarırken bir yandan da polislerle katilin kim olduğunu ve sıradaki kurbanın kim olabileceğini bulmaya çalışıyorlardı. Aykut bu noktada ikiliyi sürekli bilgilendiriyordu ve tüm ipuçları onları ortak bir geçmişe götürmüştü, Karaağaç Lisesine ve okulun tiyatro kulübüne.
Geçmişte emekle hazırlanmış ancak hiç sergilenmeyen bir oyun, isimsiz bir çocuk Lal, sırlar ve kurbanlarını sanat eseri gibi sunan bir katil ile üçlünün kafadı yeterince dolu iken davada buldukları bazı kanıtlar
Yahya Sinvar-Diken ve Karanfil (Bir Komutanın Kaleminden) Kitap İncelemesi
Yahya Sinvar’ın İsrail hapishanelerindeki uzun tutsaklık yıllarında, oldukça zor ve kısıtlı imkânlar altında parça parça kaleme aldığı Diken ve Karanfil romanını bitirdiğimde, sadece bir direniş hikâyesi okumuş gibi değil; bir halkın elli yıllık kederini, onurunu ve sarsılmaz iradesini bizzat tecrübe etmiş gibi hissettim. Bu eser, 16 Ekim 2024’te tüm dünyanın zihnine kazınan o son direniş anında, yaralı koluna rağmen düşman dronuna sopa fırlatarak teslim olmayan bir adamın, dünyayı sarsan hayatının ve ruhunun kâğıda dökülmüş halidir.
Sizinle bu sarsıcı kitaptan yaptığım, her biri birer hayat dersi niteliğindeki alıntılar eşliğinde bu eseri neden mutlaka okumanız gerektiğini paylaşmak istiyorum:
"Ey insan, evet, bir dakikalık onur ve şeref içinde yaşamak, işgal askerlerinin çizmeleri altında bir ömür yaşamaktan daha değerli..."
Sinvar bu satırları yazarken aslında 1962’de Han Yunus Mülteci Kampı’nda başlayan ve ateşle örülmüş hayatının felsefesini ortaya koyuyordu. Onun için özgürlük sadece çalınmış bir hak değil, acıdan doğan ve sabırla şekillenen bir fikirdi. Bu kitap, onuru her şeyin, hatta canın bile önünde tutan bir ruhun manifestosudur.
"Kısa sürede kamp bir 'Direniş Akademisi’ne dönüştü: Bir çadırda Filistin davası tarihi dersleri, diğerinde güvenlik bilimleri ve sorgu teknikleri, bir başkasında cihat ve şehitlik fıkhı, okuma-yazma kursları ve Arapça hat sanatı eğitimleri veriliyordu."
Hikâyeyi küçük Ahmed’in gözünden izlerken, mülteci kamplarının sadece sefalet yuvaları değil; gençlerin altı aylık idari gözaltı sürelerinde bile kendilerini her alanda geliştirdiği devasa birer bilinçlenme merkezi, yani bir "direniş akademisi" olduğuna şahitlik ediyorsunuz. Sinvar, siyasi
kitapların ruha dokunduğuna, kişinin kendisini tanımlamasında çok çok yardımcı olduğuna inanıyorum. böyle okuyorsun bir satır mesela, şak diye yüzüne çarpıyor tokat gibi. ‘işte bu, anlatmak istediğim buydu benim.’ diyorsun ve daha çok sarılıyorsun kitaplara. böyle içine içine işleyen kitaplara denk gelmek de bence herkese nasip olmuyor. her sayfasında bir tokat yedim ben mesela ve gözyaşlarımı akıttım yine.
bu eser sizi manevi olarak doyurmaz, edebiyatın zenginliklerine götürmez. şahsi fikrim ama sizi sadece bu kitapta yaşananları yaşayanları alır bir çukurdan diğer çukura taşır. tutar elinizden, gerçeklerin ortasına fırlatır. kitap bittiğinde de bence ya benim için de böyle bir son olabilir dersiniz ya da pollyannacılık bu, böyle bir dönüşüm benim kaderimde yok dersiniz. ben bunu böyle yaptığım için böyle yorumlamak istedim. birkaç saatlik kitap keyfiniz için değil yani, özellikle biz kadınlar için.
kitabın yazarının gerçek adı aslında Édouard Louis değilmiş. adı Eddy Bellegueule’ymiş. ilk buna şaşırmıştım, ikinci olarak eşcinsel olmasına (kitapta buna çok çok az değiniliyor) ve üçüncü olarak anlattıklarının kendi annesinin hikâyesi olmasına. hatta kitap içerisinde birkaç fotoğraf dahi var, annesiyle çekildiği. kadının dönüşümünden sonra nasıl göründüğünü bile görebiliyorsunuz ve ben bundan çok etkilendim. yani, açıkçası ailevi sorunlarınız bu kitap üzerindeki gibi değilse çok da sizi etkileyeceğini sanmıyorum ama benim iliklerime kadar işledi ve okuduğumdan beri sözler yaramın kabuklarını tekrar tekrar kaldırıyor. bu kadın savaşımını bu şekilde vermiş, defalarca bedel ödeyerek ve bir kadın olarak doğduğu için belki de. ben ise verdiğim ve vereceğim savaşımın nasıl sonuçlanacağını şimdilik merak etmeye devam ediyorum. belki ben de adımı değiştirip her şey ve herkesten
Ece Üner’in Haysiyet kitabı, insanın kendine, değerlerine ve vicdanına karşı sorumluluğunu sorgulatan, düşündüren bir eser. Kitabı okurken en çok dikkatimi çeken şey, haysiyet kavramını sadece büyük olaylar üzerinden değil, günlük hayatın içindeki küçük seçimler üzerinden de ele alması oldu.
Bu kitabı benim için daha özel kılan bir başka şey ise üniversitemizde düzenlenen söyleşide Ece Üner’i dinleme ve kendisiyle tanışma fırsatı bulmuş olmam. Yakından gördüğümde son derece sıcak, samimi ve enerjik bir insan izlenimi bıraktı. Hatta içinde hafif bir “delilik” diyebileceğim, yerinde durmayan bir enerji vardı. Bana göre cesur insanlarda bu enerji zaten olmazsa olmazdır; kalıpların dışına çıkabilmek ve risk alabilmek biraz da böyle bir ruhtan beslenir.
Söyleşi sırasında özellikle savaş muhabirliği deneyimlerinden bahsetmesi dikkatimi çekti. Daha kolay ve popüler yollar varken magazin haberciliğini tercih etmeyip zor olanı seçmesi, mesleğine ve haberciliğe bakışını anlamak açısından önemliydi. Bu yönü karakterine duyduğum saygıyı artırdı.
Ece Üner’i yıllardır haber sunarken izleyen biri olarak diksiyonunu, konuşma üslubunu, ekrandaki duruşunu ve düşüncelerini açıkça ifade edebilmesini her zaman başarılı bulmuşumdur. Bu hayranlık körü körüne bir övgüden değil; işini iyi yapan bir profesyonele duyulan takdirden kaynaklanıyor. Söyleşide de ekrandan gördüğümüz özgüvenli ve doğal tavrın gerçek olduğunu hissettim.
Kısacası Haysiyet, sadece okunup kenara bırakılacak bir kitap değil; insanın kendi hayatına dönüp bakmasını sağlayan bir eser. Ece Üner’le tanışma fırsatı bulmuş biri olarak kitabı da kendisini de samimi, cesur ve etkileyici bulduğumu söyleyebilirim.
HaysiyetEce Üner · Destek Yayınları · 20211,775 okunma
Bazı kitaplar vardır; onları okurken hikâyeyi takip edersiniz. Bazı kitaplar vardır; sizi karakterlerin peşinden sürükler. Margaret Atwood'un Damızlık Kızın Öyküsü ise başka bir şey yapıyor. Hikâyesini anlatırken, okurun eline bir tuğla veriyor ve soruyor: Bir toplum kendi hapishanesini nasıl inşa eder?
Bu sorunun cevabını yalnızca Damızlık Kızlar'da ararsak kitabı eksik okumuş oluruz. Çünkü Gilead yalnızca kadınların değil, herkesin rolüne hapsedildiği bir dünya.
Teyzeler var. Sistemin gardiyanları. Kadınları denetleyen, eğiten, itaati erdeme dönüştüren kadınlar. Kitabın en rahatsız edici taraflarından biri de burada başlıyor. Baskının yalnızca erkekler tarafından uygulanmadığını görüyoruz. Tarih boyunca birçok baskıcı düzen, kendisini mağdur ettiği insanların bir kısmı tarafından korunmuştur. Atwood bunu çok iyi biliyor.
Marthalar var. Görünmez emekçiler. Devrimlerin, rejimlerin ve ideolojilerin en çok unuttuğu insanlar. Hayatta kalmaya çalışanlar.
Komutanlar var. Gücün sahipleri. Ama gerçekten özgür müler? Komutan ile Fredinki'nin gizli buluşmalarında dikkatimi çeken şey buydu. Güçlü görünen adamın yalnızlığı. Scrabble oynama isteği. Sohbet etme arzusu. Bir insan tarafından görülme ihtiyacı. Gilead kadınların özgürlüğünü çalmış olabilir ama erkeklerin de insan ilişkilerini mekanikleştirmiştir. Sonunda herkes bir rol kazanmıştır; fakat kimse tam anlamıyla insan olarak kalamamıştır.
Serena Joy var. Bir zamanlar savunduğu fikirlerin altında ezilen bir kadın. Tarihin en ironik karakterlerinden biri gibi.
Nick var. Belirsizlik. Umut. Kaçış. Belki de yalnızca bir yanılsama.
Moira var. Fredinki'nin zihninde hiç sönmeyen ihtimal. Direnişin sembolü.
Ve Fredinki... Ne kahraman. Ne devrimci. Ne de kurtarıcı. Sadece hayatta kalmaya çalışan bir insan. Belki de bu yüzden bu kadar