‘’ Lekeyi çıkaran Leke ‘’
Bir şeyin siyah olduğunu söyleyenler ile beyaz olduğunu söyleyenler aslında birlikte aynı gündemin içini doldurmuş oluyor ve son tahlilde, çok daha gerekli başka şeylerin konuşulmasına da yine birlikte engel teşkil ediyor. Saatlerce nelerin yanlış olduğunu konuşmak, çok uzun süredir yaşayarak gördüğümüz gibi bizi doğrulara eriştirmiyor. Biz genellikle yanlışların az ya da çok farkında olan ama vaktini o yanlışlardan kurtarıp doğrularını inşa etmeye vakit bulamayan bir yerde yaşıyoruz. Burası ne içimizi serinletecek kadar cehennemden uzak bir yer, ne de içimizi ısıtacak kadar cennete yakın bir yer… Belki sadece tedirginlik verici bir Araf! Bizi daha fazla insan edecek kelimelere bugün de sahibiz ama onları daha ziyade kişiliğimizi stilize edecek birer aksesuar gibi kullanıyoruz. “İnsanlarda hiç ahlak kalmadı!” dedi tepeden bakan biri. “Belki de sen aşırı stokladığından bulamıyorlar!” diye lafı gediğine koydu yavaşça diğeri. İyi kelimeleri kötü kelimelerden ayırmaya yetecek kadar bilincimiz var; ama bu, o iyi kelimelerden iyi haller üretmemize yetmiyor. Bütün uğraşımız, güncelin sivri uçlarının gövdelerimizi kanatmasını engellemeye çalışmaktan ibaret… Oysa o yaraların açılması ve acının insanlığımızın derinlerine kadar inmesi gerekiyor belki de! Ortaya atılan her toplumsal sorunun otomatikman yanında ya da karşısında olmak, bizi kaçınılmaz biçimde reflekslerimizin esiri kılıyor. Nerede duracağımıza topluca karar veremeyiz. Hakkı batıldan, ahlakî olanı olmayandan, yanlışı doğrudan ayırmak mecburiyeti, yeryüzü varedildiğinden bu yana herkesin kendi başına girdiği bir imtihanın gereğidir. Kimseyi incitmemek için keskin tarafından daima kendisi tutuyordu kelimelerin. “Nasıl bu kadar acımasız biri olabildin?” diye sordu biri. Düşündü ve hatırlayamadı
Duygu ve Düşünce
Jeopolitik Kaldıraç, Kurumsal Pragmatizm ve Gücün Mekaniği: Küresel Sağ Dalganın Gölgesinde Orta Doğu’nun Dönüşümü Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreği geride kalırken, uluslararası ilişkiler sistemi ideolojik kalıpların, demokrasi inşası vaatlerinin ve ulus-ötesi değerler siyasetinin tasfiye edildiği, bunun yerine tamamen faydacı, güce ve ekonomik altyapıya dayalı yeni bir gerçekçilik dönemine sahne olmaktadır. Bu dönüşümün en somut laboratuvarı, yakın döneme kadar vekil aktörler ve devlet dışı silahlı yapılar üzerinden yürütülen çatışmalarla şekillenen Orta Doğu coğrafyasıdır. Bugün bölgede, Washington’ın uzun yıllardır sürdürdüğü mikro-milliyetçilikleri destekleme stratejisinden vazgeçerek sınırları koruyan, merkezi devlet kurumlarını güçlendiren ve enerji merkezli kalıcı ağlar kurmayı hedefleyen yeni bir bölgesel mimariye yöneldiği görülmektedir. Uluslararası literatürde jeopolitik bir kaldıracı ifade eden bu yaklaşım, küresel sağ popülizmin yükselişi ve liderler düzeyindeki kişisel güç pragmatizmiyle birleştiğinde, hem Suriye-Irak-Türkiye hattındaki dengeleri altüst etmekte hem de iç siyaset ile dış politika arasındaki kırılgan bağı gözler önüne sermektedir. Küresel Deniz Ekseni’nden Kara Jeopolitiğine: Kavramsal Dönüşüm Tarihsel kökenleri itibarıyla bir coğrafyanın küresel bir denge merkezi olarak konumlandırılmasını ifade eden kaldıraç stratejisi, ilk olarak Asya-Pasifik bölgesinde, Hint ve Pasifik okyanuslarının kesişim noktasında yer alan takımada devletlerinin denizci kimliğini, liman altyapılarını ve mavi ekonomi kaynaklarını canlandırma vizyonu olarak doğmuştur. Bu özgün yaklaşım, büyük güç kutupları arasında dengeleyici bir orta güç olma arayışının ürünüdür. Ancak günümüz Orta Doğu denklemi, bu kavramın denizlerden kara jeopolitiğine, askeri üslerden
Siyaset
Reklam
İNSAN ve HAKİKAT-İ FERDİYYE...
(...) Her insan ve her kültür, kendi özellikleri içinde insanî özün çeşitli derecelerdeki gerçekleşmelerini temsil eder. Zaman da Küllî Ruh’ta toplu olan bütün varlık sırrının oluş ve gerçekleşme zeminidir. Böylece insan kendi hakikatinden uzaklaştığında zamanın gayesinden de uzaklaşır, zamanın ve varoluş amacının dışına düşer. İnsanlığın ve zamanın gayesini de insanî özün en yüksek seviyede gerçekleştiği ve Mutlak Fikrin nihai tamlığına ulaştığı son peygamber ve döneminde gerçekleşen topluluk hakikati temsil eder. Her fert, kendi hakikatini ancak onun hakikatinde izleyebilir ve özgürlüğünün ölçüsünü yalnızca onda bulabilir. Tarihî açıdan insanlığın ilerleme ölçütü de her biri aynı hakikatin kendi dönemindeki görünüşünü temsil eden peygamberlerin bildirdiği Mutlak Fikir'dir. Buna göre, ilk insandan bugüne kadar ortaya çıkan bütün düşünceler, âit oldukları zaman dilimlerinin temsilcisi olan peygamberlerin bildirdiği Mutlak Fikrin tezi veya antitezi konumundadır. Küfür de imânın kendine yabancılaşması ve tersinden gerçekleşmesini ifâde eder. -REHA KANSU, “Mücerret İnsan”dan “Gaye İnsan”a, -İbda’da İnsanî Hakikat-III-, besincidevre.org/5devre, 17 Haziran 2026-
İnsana Bakış
"Her son, yeni bir başlangıçtır."
'Kitaplar, kitaplar, kitaplar' yaşamın fısıltısı kulaklarımda sanki. bir kitabın yarım kalmışlığı ile biten bir son belki. kitaplar, kitaplar, kitaplar.
Son hafta
Reklam
Reklam