Evet, kendini yetiştirmek bir bakımdan iyiydi; insanın bazı şeyleri sıfırdan başarması, son derece güçlendirici bir deneyim olabiliyordu. Öte yandan bu yalnız yürünen bir yoldu ve bazen gecenin karanlığında, Charles yıllar önce soğumuş olan o sıcak kalbin özlemini duyuyordu.
Doğumdan ölüme giden yol iyilik ve hayattan zevk alma anlamında hep aşağıya doğru gidiyor; mesut şekilde hayal kuran çocukluk, neşeli gençlik, zahmetli yetişkinlik, kırılgan ve genellikle acınası yaşlılık, son hastalığın işkencesi ve sonunda ölümün acısı. Varoluş, sonuçları yavaş yavaş daha da belirgin hale gelen yanlış bir adım gibi görünmüyor mu?
Onca acı, onca zorlukla dolu bir yaşam, onca cesur mücadele, annesinin yasını tutması, babasının tahakkümünden kurtulması, ağabeyinin ve en önemlisi oğlunun ölümünü atlatması... Gerek hastalarıyla çalışmalarında, gerekse benimle olan terapi sürecinde pek çok karmaşık sorunun üstesinden gelmişti. Genç bir adamın motosiklet kazasında yaşamını kaybetmesi sonucunda mucize eseri bulunan bir karaciğerle, ölümcül bir karaciğer hastalığını yenmeyi başarmıştı. Derken beynindeki minik bir damar tüm bu acılara son vermişti. Her şey birden uçup gitmişti: Benliğinin o sıra dışı evreni, duyularından gelen verilerle dolu o bereketli hazine, koca bir yaşamın anıları, acı, cesaret, mücadele ve zafer deneyimleri, cerrahlardan ve hemşirelerinden oluşan bir organ nakli ordusu, yaşadığı korku, hıçkırarak ağladığı saatler, güç bela iyileşmesi... Hepsi ne içindi? Ne için?
Bir nota havada asılı kaldı; müzikten sıyrılıp son nefesiyle titreşti ve sustu. Flüt dudağında bir an daha kaldı, sonra yastığa bırakıldı. Gözlerini bana dikti; elyazmasının peşindeki yılları ve beni Okul’un düşüncesine yaklaştıran yolculuğu bilen sessiz bir bakışla.