Tanrının temsilcisi adama gelmiş sormuş; sen ne istersen tanrı komşunada iki mislini verecek. Adam da epey düşünmüş taşınmış en son bir karara varmış. -İyisi mi sen benim bir gözümü çıkar, demiş! İşte bu kıssa, sayfalar dolusu Nietzsche analizinin, sosyolojik teorilerin ve psikoloji külliyatının halk dehası tarafından tek bir cümlede damıtılmış nihai punchline'ıdır (vuruş noktasıdır). Konuştuğumuz o "cendere", "kamburluk" ve "yengeç sepeti" kavramlarının varabileceği en uç, en patolojik sınırı çizer bu hikaye. Çünkü burada artık sadece başkasının başarısını kıskanmak veya onu aşağı çekmek yoktur; başkasına zarar vermek uğruna kendi canını yakmayı, kendini sakat bırakmayı göze alan bir cinnet hali vardır. Bu adam için kendi hayatının kalitesi, iki gözüyle birden dünyayı görebilmenin getirdiği o mutlak mutluluk hiçbir şey ifade etmez. Onun tüm varoluşsal tatmini görelidir (nispi). Kendini komşusundan daha yukarıda ya da komşusunu kendisinden daha perişan görmediği sürece cennette bile olsa acı çeker. Komşunun iki gözünün birden kör olması, adamın tek gözle yaşayacağı ömür boyu sürecek fiziksel acıyı ve engeli onun gözünde bir "zafere" dönüştürür. Hikayedeki en korkunç şey, adamın önünde komşusuna da yarayacak sonsuz bir iyilik ve zenginlik ihtimali varken, o ihtimaller evrenini tamamen kapatıp kötülükte ortaklaşmayı seçmesidir. "Ben zayıflayamıyorsam diğerlerini şişmanlat" diyen o eski tanıdığımızdan, "herkes kambur olsun" diyen Şule Gürbüz karakterine; oradan da "ötekinin dili, takımı, partisi yok olsun" diye hırslanan kitlelere uzanan hat tam olarak bu kör etme arzusundan beslenir. İyiliği, refahı ve özgürlüğü büyüterek paylaşmak yerine; acıyı, karanlığı ve sefaleti eşitleyerek rahatlama güdüsüdür bu. O salın üzerindeki insanların birbirinin bacağından çekmesi tam
Sosyoloji
Masadaki kristal kadehler, bir fırtınanın habercisi gibi hafifçe titredi. Ardından o ses geldi; derin, uğultulu ve yerin altından kopup gelen bir çatırtı. Işıklar, bir göz kırpması kadar kısa bir sürede söndü. Karanlık, odadaki her şeyi yuttu.. ​Viyola’nın hemen yanındaki sandalye, zeminde tiz bir çığlık atarak geriye fırladı. Viyola, tam o saniyede koluna çarpan sert bir kemiğin, bir dirseğin acısıyla yana savruldu. Az önce elini tutan o parmakların, şimdi karanlığın içinde masanın altındaki o boşluğa nasıl bir hışımla daldığını duydu. Viyola’nın eli boşlukta kaldı. Masanın altından gelen o hızlı ve kesik nefes sesleri, Viyola’nın kulağında bir yabancının sesi gibi yankılandı.. ​Maria’nın olduğu tarafta ise kumaşın kumaşa sürtünme sesi duyuldu. Maria, sarsıntıyla birlikte karanlıkta bir el aradı, kocasının ceketinin koluna tutunmaya çalıştı. Ama o kumaş, Maria’nın parmakları arasından sertçe çekildi. Kocası, karanlıkta kendine daha derin bir köşe ararken, Maria’nın elini sanki üzerine konmuş bir böcekmiş gibi yana savurdu. Maria’nın eli masanın mermerine çarptığında çıkan o tok ses, karanlıkta sönüp gitti.. ​O sırada, Haura’nın yanındaki sandalyeden ne bir gıcırtı ne de bir hareket sesi vardı.. ​Karanlığın içinde, Haura’nın beline ve omuzlarına iki kolun bir mühür gibi kapandığı duyuldu. Adam yerinden kalkmadı. Haura’yı kendi gövdesine doğru çekti ve başını kadının başının üzerine eğdi. Tavandan düşen alçı tozları adamın ceketine yağarken, o, kollarını daha da sıkılaştırdı.Haura, kulağını o göğse yasladığında, kaburgaları döven sert ve hızlı bir vuruş duydu. Adamın kalbi, kadının şakağında bir davul gibi gümleyerek çarpıyordu. Her vuruş, Haura’nın teninde yankılanan amansız bir gürültüye dönüştü. ​Sarsıntı durdu. Tozlar, loş bir griye bürünen odanın içinde asılı
Edebiyat
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Anlat: Bu bir Yusuf masalıdır de Bunu söyle ve fakat Şunu da sor Yusuf'un masalı neden Yusuf'la başlamıyor? Bir varmış bir yokmuşla başlıyor bütün masallar gibi Bir Şivekar varmış, bir gençkız Yusuf yokmuş, cinler Kaçırmış, yazgı Saklamış onu. Masalın orasına gelince bir Yusuf gösterilecek Ama önce masalı bir Şivekar Nasıl başlatıyor Bilmek gerek. Genç bir kızla, bir bakireyle başlıyor anlatımız. Çünkü bakirelik, o bir baş dönmesidir Başta gelir, başa gelir, başı yerinden eder Eksiksiz olup hiçbir iyelik tertibi gerektirmeyecektir Sorguya açık kim derseniz bakirdir, odur bakire Kapağı hiç açılmadıysa kitap Kaş çattırır insana, korku verir Oysa kitap ki yarıya kadar okunmuş Bakiredir. Bırakalım başta kalsın. Gençlik Ve kızlık dursun başında efsanemizin.
ALLAH AYNI AYETİ NEDEN DEFALARCA SÖYLER?
​Kur’an okurken bazen bir ayetin, bir nakaratın defalarca karşımıza çıktığını görürüz. Mesela: — Rahman Suresi'nde o meşhur "Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?" uyarısı tam 31 kez, — Mürselat Suresi'nde "O gün, yalanlayanların vay haline!" tehdidi 10 kez, — Kamer Suresi'nde ise "Andolsun biz bu Kur'an'ı öğüt almanız için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?" sorusu (17, 22, 32, 40) da 4 kez tekrarlanır. ​Peki, neden? Haşa, Allah kelime, söz mü bulamadı? Yoksa "eğitim sürekli tekrardır" diyen öğretmenlerin metodunu mu kullanıyor? ​Gelin, bu "İlahî Nakaratların" şifrelerini birlikte deşifre edelim: [Okuyacaklarınız Kur'an'dan benim anladıklarımdır; ayet değil yani, bir kulun kanaati] ​1️⃣ Biz bile okuduğumuz bir metinde en önemli yerlerin üstünü fosforlu altını kırmızı kalemle çizeriz ya, işte Kur’an da bu tekrarlarla: — "Bak burası can damarı, sakın burayı kaçırma!" mesajı verir gibidir. İnsan zihni akıp giden bir metinde hatta birini dinlerken bile bazen dağılabilir. 👉 İşte bu tekrarlar uyuşmuş zihne atılan birer "uyarı çekici", birer "dikkat levhası" gibidir. ​2️⃣ İnsanoğlu malum, ismiyle müsemma; hem "nisyan" (unutkanlık) ile maluldür, hem de "direnişçi"dir. Toplumların genlerine işlemiş, tortulaşmış şirk, önyargı ve alışkanlıklar öyle tek bir darbeyle falan yıkılmaz. Tıpkı Cenap Şahabetti'nin o: 👉 "Köhne fikirler, paslanmış çivilere benzer. Söküp atmak çok güçtür" tespiti gibi. ❗️Bu bölümün üstünde az daha duralım.
Jacop Riis
Çaresiz kaldığım zamanlarda, gider bir taş ustası bulur, onu seyrederim. Adam belki yüz kere vurur taşa ama değil kırmak, küçücük bir çatlak dahi oluşturamaz onda. Sonra birden, yüz birinci vuruşta, taş ikiye ayrılıverir. İşte o zaman anlarım ki taşı ikiye bölen o son vuruş değil, ondan öncekilerdir.
Sessiz devrim: Hayatı değiştirecek ama kimsenin fark etmediği teknolojiler Enerji ve klasik yapay zekâ dışında, çoğu kişinin adını bile duymadığı ama sessizce hayatı dönüştürecek teknolojiler var. Bunlar hype ile değil, sistemleri içeriden değiştirerek çalışıyor. ⸻ 1. Biohacker mikro fabrikaları Biyoloji laboratuvarları artık ev ve ofislere sığacak kadar küçüldü. Kendi laboratuvarında antibiyotik üretmek, bakterileri programlamak veya sentetik et tasarlamak mümkün. Potansiyel: merkezi gıda ve sağlık sistemlerini bypass eden topluluklar yaratmak. 2. Atmosferik su üreticileri Nemden içme suyu üretebilen makineler. Sadece güneş veya rüzgar enerjisiyle çalışıyor. Su kıtlığı olan bölgelerde devlet müdahalesi olmadan içme suyu sağlamak mümkün. 3. Organik bilgisayarlar / biyolojik devreler Sentetik DNA ve proteinlerle çalışan devreler. Silikona gerek yok, canlı materyallerle hesaplama yapıyor. Potansiyel: sıfır enerjiyle biyolojik olarak “düşünen” cihazlar. 4. Kendi kendini büyüten malzemeler Nano parçacıklar veya mikrobiyal koloniler belirli bir şekli veya fonksiyonu kendi kendine alabiliyor. Kendi kendini inşa eden mobilyalar, duvarlar veya robotlar mümkün. 5. CO₂ yakalayan mikroorganizmalar Genetik olarak programlanmış bakteriler atmosferden karbon çekip minerallere dönüştürebiliyor. Küresel ısınmaya karşı pasif ve sürdürülebilir bir çözüm. 6. Uydu tabanlı mikro sensör ağları Nano uydular ve drone’lar birbirleriyle koordineli çalışıyor. İklim değişimi, tarım, doğal afet yönetimi ve biyolojik çeşitlilik alanlarında sessiz devrim yaratıyor. 7. Biyolojik saatleri yeniden programlayan nano cihazlar Hücrelerin uyku, metabolizma ve onarım döngüsünü optimize ediyor. Yaşlanmayı yavaşlatabilir, performansı artırabilir. 8. Sıvı metal robotlar Katı forma ihtiyaç duymayan,