"Plastik, çamurlu, kenarı köşesi kırık bir saksı, içinde; yarısı kuru yarısı yaş, üstünde bir iki küçük böcek gezen toprak, üstelik öyle cam önünde falan da değil, tozlu ve dağınık bir balkonun ücra köşesinde duruyor tek başına. Topraktan bir küçük pembe çiçek yeşermiş, öyle tatlı bir pembesi var ki 5 yaşında lüle saçlı şirin kız çocuklarının yanakları gibi... Dünyanın onu nereye konumlandırdığından ve başına gelebileceklerden habersiz neşeyle gülümseyen çocuklar gibi sereserpe açmış küçük yapraklarını...
O balkona çıkmış olsaydın, her hangi bir sebeple... Balkonun tozuna, karmaşıklığına kaş çatsaydın önce... Sonra saksıyı fark etseydin uzaktan, orada oluşunu yadırgasaydın. Sonra dikkatini çekti diye biraz yaklaşıp görseydin kırık saksıdaki, toprağı kurumaya durmuş küçük çiçeği. Bir tebessüm yerleşir miydi yüzüne? O küçük pembe çiçek; toprağın, saksının, balkonun çirkinliğine kör eder miydi seni? En azından, daha çekilesi bir yer olur muydu durduğun yer? Az önce içine oturan huzursuzluğu, bir pembelik dağıtır mıydı, onu soruyorum? Çünkü sevmek, sevilmek, yoldaşlık etmek; bir küçük çiçek hatırına bir balkonda ömür geçirmek gibi... Bu dünyanın tozlu ve dağınık balkondan farkı yok yârelim. Balkonda geçen zamanı hoş edecek bir çiçeğe razı mısın, onu söyle? Kırık saksısına, biraz kuru biraz yaş toprağına takılıp canını mı sıkacaksın yoksa? Etme, herkesin nasibine bir balkon, her balkona bir çiçek düşer; zâyi etme yârelim..."