Mümtaz'a göre insan Ada'ya giderken anonim bir sey olurdu. Orası bir nevi standart insanların yeriydi; orada gerçekte kendimize hiç lâzım olmayan, hiç değilse bizi kendimizden uzaklaştıran ve bunu yaparken hiçbir noktaya da yaklaştırmayan şeylerin hasreti çekilirdi. Boğaz'da ise her şey insanı kendisine çağırır, kendi derinliğine indirirdi. Çünkü burada terkibi idare eden şeyler, manzara, alabildiği kadar olsa da mimarî, hepsi bizimdi. Bizimle beraber kurulmus, bizimle beraber olmustu. Burası küçük camili, bodur minareli ve kireç srvalı duvarları o kadar Istanbul semtlerinin kendis:
blan küçük mescitli köylerin, bazen bir manzarayı uçtan uca zapteden genis mezarlıkların, su akmayan lüleleri bile insana, serinlik
duygusu veren ayna taşları kırık çeşmelerin, büyük yalıların, avlusunda şimdi keçi otlayan ahşap tekkelerin, çıraklarının haykırışı Isanbul ramazanlarının uhreviliğini yaşayan dünyadan bir selâm gibi karışan iskele kahvelerinin, eski davullu, zurnalı, yarı millf bayram kılıklı pehlivan güreslerinin hatırasıyla dolu meydanların, büyük çınarların, kapalı akşamların, fecir kızlarının ellerindeki meşalelerle maddesiz aynalarda bir sedef rüyası içinde yüzdükleri sabahların, garip, içli aksisadaların diyarıydı.
İnsan; orduda subay, postanede memur, okulda müdür, mürekkep damlayan kağıtta şair, hastanede doktor iken hangi motivasyonla bir yer altı örğütüne katılmaya karar verebilir?
... her zincir kırılışının başında Ankara'nın adı geçecek ve her hürriyet mücadelesi, Sakarya'da, İnönü'de, Afyon'da, Kütahya ve Bursa yollarında ölenlerin ruhuna kendiliğinde ithaf edilmiş bir dua olacaktır.