Sonuç olarak büyümekle yavru kalmanın, insan olmak ile özneleşememiş bir nesne olmanın çelişkisidir bu. Diğer bir deyişle büyümenin ve özne olmanın, hukuki dildeki medeni ehliyete benzer şekilde sosyal olarak artık ehil olmaya başlamanın bir sonucudur. Yaşıyorsan büyürsün, büyürsen yitirirsin. İkinci kısım yani fark etme ilkinin yani yenilginin ve vazgeçmenin acısını da içerir. Yitirdiğinin farkında olmayı, aslında zaten yitirmiş olduğunu. Üçüncü ve ilk ikisi ile ilişkisini sürdüren ve diğerlerini niteleyen ve Freudyen açıdan asıl olan tema ise bu hem yitirmenin kaçınılmaz olduğu hem de yitirmeye direnmenin de başka bir yitirme ile bedellendirildiği gerçeğinin fark edilmesidir. Lacancı psikanaliz daha çok üçüncüyü tema, ilk iki kısmı ise kader travma olarak görüp bütünü vurgular. Aslında Lacancı yaklaşım, tam da bir nitel analiz yaparak Freudyen öyküden uzaklaşmış ancak öyküyü kısmen içeriksiz de olsa çocuk öznenin trajedisi, üçlemenin yaşantılaması olarak yeniden yazmıştır.
«"Nazizm ile komünizmin aynı görüşü dikte ettiğini söylemiyorum," diye yanıtlıyor Kanguru. "Tam tersine ikisi birbirinin antipodu, bu konuda haklısın ama ortak noktalarının yeni bir insanlık inşa etme arzusu olduğunu savunuyorum ve bu 'yeni insan'ın doğuşunu şiddet yoluyla, mevcut dünyanın yıkımıyla gerçekleştirdiklerini düşünüyorum. Güneşli yarınlara ulaşmak için ateşten, kandan, toplu katliamlardan geçmek gerek. Gösterilen hedef birbirine ters olabilir, sana hak veriyorum ama yönetim şekilleri aynı; propaganda, bedenlerin itaate zorlanması, zihinlerin yıkanması, basının, sinemanın, radyonun kontrol edilmesi. Sonuç da aynı; eski dünyayı yıkmak için kurulan, içerisinde milyonlarca kadın ve erkeğin öldürülmek için tıkıştırıldığı imha kampları, dikenli teller, gözetleme kuleleri. Bunların nedeni, diğerlerinden üstün ve her şeye kadir olduğu iddia edilen öğretiler."»
Ekber'in bu serüveninden yine şöyle bir sonuç da çıkmaktadır.
Modern zamanların yöneticileri, politik rejim güdücüleri de şunu iyi bilmelidirler: Hak Din'e rağmen, insanları yapay/beşerî bir dine zorlamak, onları belli bir kalıba sokmak, belli akidelerle motive etmeye çalışmak, saçma ve boşa gidecek bir çabadır.
Yine devletin: "Dindar olabilirsin, ama ancak şu şekilde ve şuraya kadar!" türünden kısıtlamalarla inancı ve dinî hayatı sınırlamak gibi girişimleri batıl bir davadır ve sonuca ulaşmayacak boş bir çabadır. Belli sürelerde, muvaffak olunuyor gibi gözükse de, neticede başarı yine hakkın olacaktır.
Nitekim Ekber'den sonra iktidara geçen oğlu Selim, eski düzeni ve yönetimi kısmen de olsa değiştirmiş ve bir "dine dönüş" süreci başlatmıştır. Daha sonra gelen yöneticiler de, dine daha çok sahip çıkmış, zamanın âlimi ve dinî önderi İmam-ı Rabbanî çizgisinde bir devlet siyaseti gütmüşlerdir.
Batı dünyasının 1800'lü yılların başına doğru yakaladığı imkân, Osmanlı yönetiminde bir soruyu ortaya çıkardı: Süreç içerisinde Osmanlı'nın ivmesini düşüren din olabilir miydi?
Bu soru hakikatin kendisinden değil, dönemin zihinsel dağılmasından doğmuştu. Tarih boyunca, dünyanın tamamına ahlakı, iyiliği ve iyi yaşamayı öğreten Osmanlı Devleti, bu öğretinin temelindeki İslam Dini'nin nitelikli yaşam biçimini kaybetmeye başlamıştı. İslam'ın getirdiği nitelikler, Batı'nın hızlıca yükselmesi sonucundan hareketle hafife alınmaya başlandı.
Süreç ilmiyeyi etkilemişti. Usul, medreseden başlayarak bozuldu. Osmanlı ulema sınıfında, medrese usulünde yaşanan bozulmanın etkisiyle sorun ile sonuç yer değiştirdi. Batının yükselişini önemli bir sorun olarak görmeyen zihinler, geri kalışı yalnızca sonuç olarak değerlendirdi ve o sonucun arkasındaki asıl sebepleri aramak yerine görünürdeki farklara yöneldi. Sorunlarla sonuçlar arasındaki ilişki doğru kurulamayınca mecra kaybı yaşandı.
Osmanlı'nın geri kalışı neticeydi. Neticenin kaynağı fıkrî cephede ve inanç dünyasında yaşanan zayıflamaydı. Bu gerçek sorun yerine Batı'nın yükselişi merkeze alındı. Batı'nın yükselişini dinin ötelenmesine bağlamak, sorunu içeride aramak yerine dışarıda aramak mahiyetindeki tespit hatasıydı.
Din, ivmeyi düşüren unsur değildi. İvme kaybı, dinin hayatla kurduğu bağın zayıflamasından ve ilmin üretim kudretinin azalmasından doğmuştu. Sorun, dinin temsil ve tatbik biçimindeki zayıflamaydı.