I. Ahmed Han'ın ölümü üzerine 22 Kasım 1617 günü sabah namazından önce Divan-ı Hümayun toplandı.Görüşmeler neticesinde Osmanlı padişahlarının on yedincisi olarak
1. Mustafa'nın cülusu uygun görüldü. 1. Mustafa Han, 22 Kasım 1617 Çarşamba günü tahta oturdu.Böylece Şehzade Mustafa'nın padişahlığı, babadan oğula devam
eden Osmanlı saltanat geleneğini de bozmuş oluyordu.
Sultan Mustafa'nın tutarsız davranışları devam ediyor, hatta giderek artıyordu. Bunun üzerine Darüssaade Ağası Mustafa Ağa, endişelenerek durumu Kaymakam Sofu Mehmed Paşa
ile Şeyhülislam Hocazade Esad Efendi'ye açarak, "Eğer bir zaman daha padişahlıkta kalırsa, altınları denize, sahralara ve lüzumsuz yerlere sarf etmekle Hazine-i Amire'yi yok edeceğine dair şüphe yoktur diye bildirdi.Neticede Sofu Mehmed Paşa ile Esad Efendi de bu halin devamının devlet için büyük tehlike arzettiğini anlamışlardı. Çaresiz kalarak ve muhtemelen Mustafa'nın annesiyle de anlaşarak onun akli zafiyet sebebiyle padişahlık yapamayacağı hükmüne dayanıp tahttan indirilmesini kararlaştırdılar.
26 Şubat 1618 günü Osmanlı tahtına çıkan Sultan 2. Osman için
sarayda biat töreni düzenlendi. Gelenek üzere bir gün sonra bütün
devlet ileri gelenleri, büyükler ve tüm divan üyeleri beraber olduğu
halde Eyüp Sultan Türbesi'ne gidildi. Önce Eyüp Sultan Hazretleri
ziyaret edilip dualar edildi. Ardından Sultan Osman kılıç kuşandı.
Padişah dönüşte başta Fatih Sultan Mehmed olmak üzere büyük
atalarının türbelerini ziyaret etti.
2. Osman Han, memleketin doğusunu Serav Muahedesi ile
garantiye aldıktan sonra, Lehistan meselesini çözmeyi kafasına
koymuştu. Bu sırada bazı devlet adamları padişahın Lehistan'a
sefer açmasını istemiyorlardı. Genç Osman, bu husustaki mütalaaları dinlemeyerek ordunun sefer hazırlığına başlamasını emretti.
Padişah, sefere
2.Selim Han devlet nizam ve kanunlarını bilmeyen
hocası, lalası ve musahibinin sözleriyle hareket ederek saltanatının
ilk gününde otoritesinin kırılmasına yol açmıştır. Askerin disiplin
haricine çıkmasına sebebiyet vermiştir.
Şairler, Sakız Adası'nın fethine çeşitli tarihler düşürmüşlerdir.
Bunlardan en dikkat çekeni: Fem-i İslam'a nasib oldu Sakız (Sakız Müslümanların ağzına
nasip oldu) şeklindedir.
Kıbrıs Adası'nın fethi Osmanlı ülkelerinde büyük sevince sebep oldu ve şenliklerle kutlandı. Şairler: "Aldı Kıbrıs adasın Şah Selim ve "Hamdülillah yine alındı hisarı Kıbrıs'ın diyerek fethe tarihler düşürdüler. Bundan sonra "Kıbrıs Fatihi" diye anılacak olan Lala Musafa
Paşa, 15 Eylül 1 57l'de top atışları arasında adadan ayrıldı.
İnebahtı galibiyeti Avrupa'da büyük şenliklerle kutlandı. Alınan
gemiler ile kaptan paşa gemisinin fenerleri ve sancakları Frenk
memleketlerinde ve sahillerdeki şehir ve kasabalarda teşhir edildi.
Papanın amirali Marko Antaniyo bir fener alayı ile Roma'ya girdi.
Zafer nişanesi olarak Venedik'te bir abide yaptırdı. Venedik elçisi huzura gayet mağrurane girmişti. Endişeli ve huzursuz bir sadrazam bulacağını zannediyordu. Fakat Osmanlı sadrazamının son derece rahat olduğunu gördü.
Hatta tepeden bakan alaycı tavrı altında ezildiğini hissetti. Paşa
kendisine soru sormak ihtiyacını dahi duymadı. Tepeden bir bakış
ve yüksek bir sesle: Sen bizim son hadiseden sonra cesaretimizin ne halde bulunduğunu yoklamaya geliyorsun! Sizin kaybınızla bizimki arasında
büyük bir fark var. Biz sizden Kıbrıs Krallığı'nı alarak kolunuzu
kesmiş olduk. Siz ise bizim donanmamızı mağlup etmekle ancak
sakalımızı traş etmiş oldunuz! Kesilen kol bir daha bir daha geri
gelmez ama traş edilen sakal eskisinden daha gür biter.
Koca Mimar Sinan'ın kendi ağzından
söylemiş olduğu
"Ben ki, sultanlar sultanı, hakanlar hakanı,
hükümdarlara taç giydiren, Allah'ın yeryüzündeki
gölgesi ve Akdeniz' in ve Karadeniz' in ve Kızıldeniz'in
ve Rumeli'nin ve Stanbul'un ve Mukaddes Mekke
ve Medine'nin ve Kudüs'ün ve Anadolu'nun ve
Karaman'ın ve Gürcistan'ın ve Rum'un (Sivas, Tokat,
Amasya) ve Dulkadır vilayetinin ve Diyarbekir'in ve
Azerbaycan'ın ve Acem'in ve Şam'ın ve Haleb'in ve
bütün Arab diyarının ve Mısır'ın ve Cezayir'in ve
Tunus'un ve Yemen'in ve Eflak'ın ve Boğdan'ın ve
Erdel'in ve Belgrad'ın ve Bosna'nın ve Budin'in ve
daha nice memleketlerin ki, yüce atalarımızın ezici
kuvvetleriyle fethettikleri ve benim dahi ateş saçan
zafer kılıcımla fetheylediğim nice diyarın sultanı
ve padişahı, Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim
Han oğlu, Sultan Süleyman Han'ım! Sen ki, Fransa
ülkesinin Kralı Françesko'sun.
Canberdi Gazeli güçlerinin kimi kaçış yolunu tutarken kimisi de selameti teslim olmakta buldu.Yakalanan Canberdi'nin başı kesilerek ayaklanmasının bastırıldığının belirtisi olmak üzere başkent İstanbul'a padişaha gönderildi.
Belgrad Osmanlılar tarafından ilk defa il. Murad Han zamanında
kuşatılmıştı. 1 441 yılında karadan ve Tuna Nehri'nden başlatılan
ve altı ay devam eden kuşatma, karşılaşılan mukavemet ve orduda
görülen salgın hastalık gibi sebeplerle kaldırılmıştı. İkinci kuşatma
ise Fatih Sultan Mehmed tarafından gerçekleştirildi. Bizzat padişahın
da katıldığı ve yaralandığı şiddetli çatışmalar bir netice vermemiş
ve tekrar geri çekilmek zorunda kalınmıştı.Şimdi Osmanlı orduları Kanuni Sultan Süleyman'ın emrinde bir kez daha Belgrad önündeydi.Yeniçerilerin içeri girmesi halinde yaşanacakları dikkate alarak kaleyi sulhen vermeye razı oldular.Böylece kısa bir süre içerisinde bir Türk ve İslam beldesi hüviyetini kazanan Belgrad, bu tarihten itibaren
Cem, veraset dolayısıyla Osmanlı mülkünde hakkı olduğunu
iddia ediyordu. Zira Fatih Kanunnamesi'ndeki veraset kısmında
şehzadelere yazılacak hükümlerin lakaplar bahsinde Cem'in ismi
zikredilmiş, Fatih de ona "Varis-i mülk-i Süleymani oğlum Sultan
Cem" diye hitap etmişti. Bazı müellifler, Cem'in Kanunname-i Al-i
Osman'a dayanarak Bayezid'in 'nizam-ı alem' için kendisini öldürtmesinden korktuğu cihetle isyan ettiğini belirtirler.
Umumiyetle Modon fatihi olarak kabul edilen 2. Bayezid Han,
şehrin surlarını yeniden tamir ettirdi. Moranın her köyünden beş
aileyi ve Anadolu'dan pek çok Türk hanesini buraya iskan ederek
tekrar şenlendirdi. Şehrin gelirini de Mekke'ye vakfetti.
Bayezid Han Avrupa'daki sanat hareketleri ile de ilgilenmiş, çeşitli
vesileler ile bazı sanatçılarla temaslar kurmuştur. Leonardo da Vinci,
padişaha yazdığı bir mektupta, Haliç ve Boğaz üzerinde birer köprü
kurmaya hazır olduğunu bildirmişti. Bunun üzerine Michelangelo
da İstanbul'a gelmek üzere teşebbüslerde bulunmuştu. Ancak bazı
siyasi hadiseler bu gelişmelerin gerçekleşmesine imkan vermemiştir.
Şahın namesine cevap niteliği taşıyan bu mektubunda Selim
Han şöyle demekteydi:
Hüküm sahibi sultanların töresinde ve kudretli hakanların ka -
tında padişahların idaresinde olan topraklar nikahlıları gibidir.
Erlikten nasibi, gençlikten hissesi, belki içinde biraz cesareti olan
kimse başkasının kendisine saldırmasına katlanamaz. Halbuki bu
kadar zamandır işleri zafer olan askerlerim yurduna girmiş olup
doyumluklar iderler. Henüz senden ne ses, ne seda, ne de varlığından
bir iz vardır. Yaşadığınla öldüğün denktir. Geçici cesaret kazanmaya
kimin ihtiyacı olduğuna yaşanılan durum tam şahittir. Gerçek budur ki, şimdiye dek senden yiğitlik ve merdanelik
anlaşılan hiçbir hareket sadır olmadı. Meydana gelen iş de