Annenizi merkezden uzaklaştırın. Sizden onu sevmeyi bırakmanızı istemiyorum. Sizden, doğmadan önce yazdığı bir senaryoya göre yaşamayı bırakmanızı istiyorum. Onun korkuları. Onun hayal kırıklıkları. Yaşanmamış hayatı. İyi bir kız, iyi bir kadın, iyi bir gelecek tanımı. Bazılarınız otuz yaşında ve hala annenizin onaylayıp onaylamayacağına göre kararlar veriyor. Bazılarınız hala onun kabul edebileceği versiyonunuza uymak için kendinizi küçültüyor. Bazılarınız hala ona kızgın ve öfkenin sadece bir tür merkezleme olduğunu fark etmiyor. O hala referans noktası. İsyan ederken bile, onun etrafında dönüyorsunuz. Onu merkezden uzaklaştırın. O, elindekiyle elinden gelenin en iyisini yapan bir kadın. Bu onu hayatınızın yazarı yapmaz. Yazar sizsiniz. Anlamayabileceği bir şey yazın. Bu ihanet değil. Bu yetişkinliktir. Toplumun beklentilerini merkezden uzaklaştırmak. Zaman çizelgesi. Dönüm noktaları. Size şu ana kadar ne yapmış olmanız gerektiğini söyleyen görünmez müfredat. Yirmi iki yaşında üniversite diploması. Yirmi sekiz yaşında evlilik. Otuz yaşında ilk çocuk. Ev. Terfi. İstediğiniz şeylerin, istediğiniz sırayla istenmesi gerekenler. BU LİSTEYİ KİM YAZDI? Sırasız yaşanmış bir hayatın başarısız bir hayat olduğuna kim karar verdi? Kendinizi artık var olmayan bir dünya ve asla siz olmayan bir kadın için tasarlanmış bir programa göre ölçüyorsunuz. Odak noktasını değiştirin. Hayatınız gecikmiş değil. Geride kalmış da değil. Tam olarak kendi akışında ilerliyor. Ve bu sürecin güzel olup olmadığına karar verecek tek kişi SİZSİNİZ. Yaşı merkezden uzaklaştır. Panik. Geri sayım. Kadınlara değerinin bir son kullanma tarihi olduğu öğretiliyor. Yirmi beş yaşından sonraki her doğum günü bir kayıp. Saat bir silah. Kadınların, seçilme şanslarının azaldığından korktukları için istemedikleri
Substack
Sevdiklerimizden hayal kırıklığına uğradığımızda, bu kalbin yalnızlığı ve içimizde derin bir yara olur. Bir kişiye zarar vermek için dokunmana gerek yok. Bir kelime, bir sessizlik, bir eksiklik, bir küçümseme, bir kayıtsızlık acıttı. Etrafınızda iyi ilişkileriniz olduğunu düşünüyorsanız ve aslında onlar size gerçek değerinize saygı duymuyorsa, bu ilişkiler size karşı duygusal olarak sorumlu değilse, kendinizi içine sokup gerçek kaynağınıza dönmek gerekir. Neden sık sık başkalarından hayal kırıklığına uğrarız? Nasıl olur da hayal kırıklığına kapılmayız? Hayal kırıklığı, duygularınızla sildiğiniz bir sıçramadır. Hayal kırıklığında derin bir acı var, varoluşumuzun kırılganlığını, kalplerimizin savunmasızlığını hatırlatan bir şey. Aşka, dostluğa, iyiliğe inanmak istiyoruz ama bazen gerçeklik bizi yakalar, dünyanın sertliğine, başkalarının zalimliğine geri getirir. Hepimizin birbirimize karşı aynı duygusal sorumluluğu benimsemediğimizin farkına varıyoruz. Aşırı hassas bir kalbiniz olduğunda bu acı verici bir gözlemdir. Karşı tarafın kendini senin yerine koymasını, özür dilemesini ve affetmesini ve geçmişteki tüm düşmanlıkları silip süpürmesini içtenlikle istersin. Bu ilişkisel hayal kırıklıklarına rağmen, umut etmeye, hayal kurmaya, insanlığa inanmaya devam ettiğimiz için hızla başka bir şeye de geçtiğimize inanıyorum. İnsanların sevme, bağlar kurma, kendilerini aşma, kendilerinden daha iyi olma yeteneğinde harika bir şey var. Hayal kırıklığı bu yolculuğun, anlam arayışının, kendini ve başkalarını keşfetmenin bir parçasıdır. Sonunda bunun bize kendimiz, sınırlarımız, arzularımız, korkularımız hakkında bir şeyler öğrettiğini görebildim. Bizi büyümeye, gelişmeye, kendimizi de dönüştürmeye itiyor.
Reklam
Bâkıllânî’nin "Vasıf/Nitelik" Teorisi ​Bâkıllânî, eylemi ikiye ayırarak kula bir alan açmaya çalıştı: ​Fiilin Zatını (Aslını) Yaratmak: Bir eylemin fiziksel olarak meydana gelmesini (örneğin elin yukarı kalkması, dilin dönmesi hareketini) Allah yaratır. ​Fiilin Vasıf/Nitelik Boyutu: O hareketin bir "itaat" mi yoksa "isyan" (günah) mı olacağını belirleyen, ona bu vasfı kazandıran şey kulun cüz'î kudretidir. Yani fiziki eylemi Allah yaratır ama ona ahlaki ve dini rengini kul verir. Dolayısıyla insan, fiilin zatından değil, ona yüklediği bu vasıftan ötürü sorumlu olur.
youtu.be/l2vdU2VTwVQ?si=... Yanlış saat bile günde iki defa doğruyu gösterir derler ya işte onun ıspatı. Kişiliğini karakterini sevmem ama söylediklerinde hiç bir yanlış yok. Yaptığı videolarda normal bir ülke de hükümetler devrilirdi ama bizde kimse utanmadı yapılanlardan. Çocuklara tarikat yurtlarında tecavüz edildi aileden sorumlu devlet başkanı çıktı bi kereden bişey olmaz dedi toplumdan ses çıkmadı. Adana yüreğirde yine kız öğrenci tarikat yurdunda yangın çıktı ve yaşları 11 ilâ 12 yaşlarında çocuklar diri diri yandı ama aslında o çocuklar yakıldı. Bu çocukların hamile kaldığı raporlarını ortaya çıkaran hemşire cezaevine atıldı kimse haber bile yapmadı. Şimdi bu toplum müslüman öyle mi ? Sanırım Allah bizim toplumu lanetledi ve bi kenara itti görmek istemiyor bu toplumu.
Bugün olduğun kişi, çocukken hayalini kurduğun kişi mi ?
Manavgat'taki son günlerim... Evdeki yalnızlık o kadar derin ve sessiz ki evin içinde yürürken duvarlarla konuşmaya başladım bugün. İnsan bazen sessizliğin de bir ağırlığı olduğunu unutuyor. Oysa sessizlik de taşınırmış meğer; omuzlarda, göz kapaklarında, gecenin tam ortasında insanı uykusundan uyandıran düşüncelerde... Bu evin içinde günlerdir yalnızım ama ilk kez bu kadar yalnız hissettim kendimi.Bu akşam güneş yavaş yavaş odanın içinden çekilirken gölgem duvara vurdu. Her zamanki gibi peşimdeydi. Ama ilk kez bana ait değilmiş gibi duruyordu. Sanki yıllardır sustuğu her şeyi söylemek için bekliyormuş gibi... "Aşkın..." dedi. Sesinde garip bir yorgunluk vardı. "Ne oldu?" "Seni bir yere götüreceğim." "Nereye?" "Kendine." Bu cevabı duyunca istemsizce güldüm. Çünkü insan kendinden kaçmak için ömrünü harcıyor da sonunda yine kendine varıyor. Ama bu kez güldüğüm şeyin içinde huzur yoktu. Daha çok, yıllardır aynı yerde dönüp durduğunu fark eden bir yolcunun yorgunluğu vardı. Gölgem konuşmadı.Sadece elini uzattı. Sonra birden ev kayboldu. Ve kendimi bir çocuğun karşısında buldum. Yaz güneşi vuruyordu yüzüne. Dizlerinde toz vardı. Ellerinde küçücük yaralar... Koşuyordu. Yorulana kadar koşuyor, düşünce ağlıyor, ağlaması bitince yeniden ayağa kalkıyordu. Hayat ona henüz yenilgiyi öğretmemişti. Kalbinin üzerine henüz hiçbir ağırlık bırakılmamıştı. İnsanların söyledikleri sözlerin bazen yıllarca insanın içinde yaşayabileceğini bilmiyordu. Bir gün sevmenin acıtacağını da bilmiyordu. Bir gün kendisini anlatmak için onlarca cümle kurup yine de anlaşılamayacağını da... Sadece gülüyordu.Öyle içten gülüyordu ki gözlerim doldu. Gölgem yanıma geldi. "Bak ona." Bakıyorum zaten.
Enver Paşa, Türkmenistan’da bulunduğu günlerde Naciye Sultan’a yüzlerce mektup yazmıştı: “Ah! Naciye beni unutma, sev ve sadık kal. Düşün ki yalnız seni düşünen ve dünyayı yalnız seninle güzel görecek birisi uzaklarda senden sadakat ve muhabbet dileniyor... Naciye, beni seviyor musun? Bana sadık mısın?" Napoleon Bonaparte, İtalya Seferi sırasında Josephine’e yazdığı bir mektubunda şöyle diyor: "...Beni seviyor olsaydın günde iki mektup yazardın ancak bunun yerine senden sadece dört günde bir mektup alıyorum... Hoşça kal Josephine! Alt edemeyeceğim zebanim..." - Kat'î bir şekilde söylenebilir ki tutkulu askerlerin aşkları da tutkulu oluyor. Napoleon’un “günde iki mektup” beklentisi, Enver’in “beni seviyor musun? Bana sadık mısın?” soruları, yüz binlerce askerden oluşan devasa orduları komuta ettiklerine inanmayı güçleştiriyor ama aslında bu mektuplar, hem onların insani yönlerini ortaya koyuyor hem de savaş meydanlarında sayısız askerin hayatından sorumlu olan adamların bile aşkta tek bir kadının onayına muhtaç oldukları gerçeğini gözler önüne seriyor.
Reklam
Reklam