Gişe baskısı ve devasa bütçeleri kurtarma telaşı, Hollywood’u sinema sanatından ziyade bir finans endüstrisine dönüştürüyor. Bir filme yüz milyonlarca dolar yatırıldığında, yapımcılar riski sıfıra indirmek için yaratıcılığı feda edip kendini kanıtlamış formüllere sığınıyor. Gişede başarı garantisi arayan stüdyolar, küresel ölçekte herkesin derinlemesine düşünmeden anlayabileceği siyah-beyaz şablonlar kuruyor. Karakterlerin gri alanları, ahlaki ikilemleri ve içsel çatışmaları "seyirciyi yorar veya uzaklaştırır" korkusuyla yok ediliyor. Sonuçta ortaya derinliği olmayan, sadece olay örgüsünü ilerleten basmakalıp kahramanlar ve düşmanlar çıkıyor. Filmler sadece Amerika içi değil, tüm dünya pazarı için üretildiğinden, karmaşık tarihsel veya sosyolojik arka planlar basitleştiriliyor. Red Sparrow örneğinde olduğu gibi, köklü bir geçmişi ve kültürü olan koca bir coğrafya, sadece Batı seyircisinin zihnindeki klişeleri besleyecek şekilde karikatürize bir düşman olarak kodlanıyor. Yönetmenlerin veya senaristlerin özgün sesleri, stüdyo yöneticilerinin ve pazarlama departmanlarının müdahaleleriyle bastırılıyor. Bir film tuttuğunda, sonraki yıllar boyunca hep aynı şablonun kopyaları üretiliyor. Bu da sinemanın o keşif duygusunu öldürüp izleyiciyi bir süre sonra tamamen aynı klişeleri izlediği bir kısır döngüye hapsediyor.