İnsanlar kendi yanılsamalarını başkalarında bulmayı severler. Psikologlar bu durumu bilinçdışı bir özsevgi olarak, bir başka deyişle yakın ve aşina gelen şeyler karşısında duyulan bir rahatlık düzeyi olarak yorumlar ve örtülü benlikçilik (implicit egotism) olarak tanımlanır.
Beyniniz, kafatasının içindeki sığınağında mutlak bir karanlıkla çevrelenmiştir. Hiçbir şey görmez. Tek bildiği, bu küçücük sinyallerden ibarettir. Ama siz buna rağmen dünyayı ışık ve rengin bütün farklı dereceleri ve tonlarıyla algılarsınız..
Galileo aslında şanslı da sayabilirdi kendisini. Bir kaç yıl önce Giordano Bruno adlı bir başka İtalyan da Dünya’nın merkezde olmadığı fikrini ileri sürmüş ve 1600 yılının Şubatında Klise’ye karşı taşıdığı aykırı düşünceler gerekçe gösterilerek halk meydanına sürüklenmişti. Belagatiyle tanınan Bruno’nun kalabalığı galeyana getirmesinden korkan yetkililer, konuşmasını önlemek amacıyla yüzüne bir demir maske geçirmişlerdi. Kazığa bağlı halde diri diri yakılırken maskenin ardındaki gözleri, her şeyin merkezinde bulunmak sevdasıyla evlerinden çıkıp meydanda toplanmak üzere gelen kalabalığa bakıyordu.
Ve insan kendisini acayip bakışıyla süzen Sfenks’in karşısında şu ezeli soruyu sorup durmaktadır? Istırabın da ne gereği var yani?
Yoksa birilerinin dediği gibi bir ceza, bir günah bedeli ödeme midir? Geçmişin onarımı için, işlenmiş suçlar için bir kurtulmalık, bir tazminat mıdır?