Dünyada bu kadar çok boş yer olduğu halde, var olabileceğin, sana fazlasıyla yetecek ufacık yer bile bulamazsın. Sesleri aradığında, karşına çıkan sessizlik olur. Sessizliği arzuladıysa durmak bilmeyen kehanet başlar. O ses, zamanı geldikçe, senin kafandaki gizli düğmeye basar. Yüreğin, uzun yağmurlarla taşan ırmaklara döner. Yeryüzündeki tüm o işaretler o selin altında kalmış, karanlık bir yere sürüklenmiştir. Yağmursa, o taşan ırmağın üzerine yağmaya devam eder. Böylesi sel manzaralarını her görüşünde aklına geliverir. "Evet, aynen böyle, benim yüreğim de böyle işte." dersin.
Ablam yan durmuş, yüzünün yarısı gölgede kalmıştı. O yüzden de, gülümsemesi suratının ortasında kesilmiş gibi duruyordu. Ders kitaplarında gördüğüm Yunan tiyatrosu maskları gibi, yüzünde iki ayrı ifade yan yana duruyor sanki. Işık ve gölge. Ümit ve ümitsizlik. Neşe ve hüzün. Güven ve yalnızlık. Öte yandan ben, umarsızca objektife bakmışım.
Çünkü sanat, yeryüzünde ve insanların içinde olup bitenleri, çöplükle sarayı aynı hakikatten uzak ve güzelleştirici örtüye bürüyen ay ışığı gibi, tatlı bir yalan bulutunun arkasında göstermeye mecburdu, sanat eserinden faydalanabilecek durumda olanlar, her şeyden önce avunmak, oyalanmak istiyorlardı; sanatkarın ekmeği de bu tatlı rüya meraklılarına bağlıydı, yoksa kömür kayığında yüzükoyun yatan yırtık zıpkalı Bartın uşağına değil.