Adımı ayın ve kadınların koruyucusu, doğanın efendisi olan tanrıça Artemis'ten alırım.
Bir zamanlar, belki de şahit olmak isteyeceğim en son yerde, beni seven ve benimle beslenen mavi kelebekler sayesinde bir zulmün açığa çıkmasına vesile olmuştum. Srebrenitsa'da toplu mezarlar böyle bulunmuştu. Ben oradaydım, görün bizi diyenlerin sesine ulak olmak için. Bitki olalı böyle bir zulme tanık olmamıştım. Derdi ki atam çiçek: "İnsan hırsına bütün dünyalar verilse yetmez; insanın insana yaptığını yedi düvel yapamaz." Keşke hiç olmasaydım da görmeseydim.
Mermer şehrin içine biraz dikkatli bakabilseydi, onun, yüzlerce yıldır hainlik etmiş ve ihanete uğramış, yanılmış ve taşlaşmış kalbinde bir yere girdiğini, dolmaz zannedilen bir yeri doldurduğunu, karanlığı tescilli tekinsiz bir yangının üzerine serin bir ilkbahar sabahının taze çimen kokusuyla, berrak bir akşamın ışıklı sevinciyle doğduğunu, onarılmaz zannedilen bir yıkıntıyı onardığını, sağalmaz zannedilen bir yarayı sağalttığını görecekti. Temiz ve yalın, saf ve duru. Katışıksız ve art niyetsiz. Sadece kendisi. Bunu sadece bu kadarıyla yaptığını da fark edecekti.
Yaşlıların gerçekle yüz yüze gelebilmek için zamanları çoktu. Allah’a olan inançlarını, yaklaşan ölüm korkusuna ve kısmetlerinin tamamlanma vaktinin yaklaştığına bağlamamak gerekir.