Bazı kitaplar vardır; kapağını kapattığınızda hayatınıza kaldığınız yerden devam edemezsiniz. "İncir Kuşları", okuyucuyu Bosna’nın tarih ve yaşanmışlık kokan sokaklarından alıp, insanlık onurunun ayaklar altına alındığı toplama kamplarının karanlığına hapsediyor. Bu eseri okumakta geç kalınmışlık hissi, kitabın sayfaları arasında ilerledikçe yerini derin bir keder ve sarsıcı bir farkındalığa bırakıyor.
Kitap,.Bosna’da yaşananları basit bir savaşın ötesinde, Müslüman bir halkın köklerini kazımaya yönelik sistematik bir yok etme planı olarak önümüze seriyor. "Tecavüz" kelimesinin bir savaş stratejisi olarak nasıl kullanıldığını, kadınların ve çocukların ruhsal dünyalarının nasıl parçaladığını okumak; insan olmanın ağırlığını omuzlarınızda hissettiriyor.
Özellikle bir babanın, gözleri önünde evladına yapılan zulme müdahale edemeyecek kadar çaresiz bırakılması, savaşın sadece can almadığını, aynı zamanda ruhları da diri diri gömdüğünü kanıtlıyor. Sırp ve Hırvat güçlerinin, yandaş ülkelerin desteğiyle gerçekleştirdiği bu zulüm; tarihin tekerrürden ibaret olduğunu ve Türk’ün Türk’ten başka hakiki bir dostunun olmadığını bir kez daha acı bir reçete gibi yüzümüze vuruyor.
Eserdeki en çarpıcı sorgulama, Srebrenitsa belgesellerindeki o meşhur feryatla paralellik gösteriyor: “Biz komşuyduk, kahvemizi ve bayram etimizi paylaşırdık; ne oldu da birdenbire celladımız oldular?” Yıllarca iç içe yaşamış halkların, siyasi ve dini manipülasyonlarla nasıl canavarlaştığını görmek, insan doğasına dair inancı sarsıyor. Bir sabah uyandığınızda, akşam kahve içtiğiniz komşunuzun elinde silahla kapınıza dayanması, kitabın en dehşet verici gerçeklerinden biri.
Tüm bu yıkımın ortasında yazar, bizlere Suada ve Tarık aracılığıyla sevginin iyileştirici gücünü sunuyor. İki savaş gazisinin,