Şu eski Türk evinde, bir zamanlar daha varsılken,şimdi sözde dinginliğin sularında yaşayıp giderken, olacak iş miydi? Oluyordu, hem de durmaksızın. Saatin tıkırtısı, kırk yaşındaki kanepe, onunla bir koltuklar, halı, masa, hala florasan girmemiş odanın eski rüyası, onları bambaşka rüyalara sürüklerken. Acı, acılılığını mı yitirmişti yoksa? Keskin bir alay ne iyi giderdi şimdi. Oysa kaçak bir hüzün, bütün gecenin efendisiydi.
Nasıl adamsın anlamadım doğrusu, diyordu kendine; bir kız uğruna pat diye içkiyi bıraktın. Eyvallah, harikasın bu konuda. Ama bu yanıp tutuşmaların Camus okumuşluğuna yakışmıyor, hem de hiç!
Kendi mitleri ile yaşayan bir üstün insan halleri vardı. Her hareketi, her küçümsemesi ile onun dünya için değil, dünyanın onun için yaratıldığını ilan ediyordu. Görünmez atların nal seslerini dinleyen ve binlerce insanın kellesini uçuran çılgın bir Roma hükümdarı gibi.
Nefret ettiğimiz insanlardan sonsuza dek uzak kalamayız. Öte yandan, yine aynı nedenle, sevdiklerimize asla büsbütün yakın olamayacağımızı da düşünebiliriz.