“Evet, böyle tan saatlerinde perdelerin arasından usul usul bembeyaz parmaklar içeri süzülür. Titrek gibidir bu parmaklar. Ve sanki perdeleri dalgalandırırlar. Usdışı biçimlere bürünmüş, dilsiz, kara gölgeler sürünerek odanın köşelerine çöker. Dışarıda, yapraklar arasında kuşların kıpırtısı vardır, işe giden insanların sesi duyulur. Rüzgâr tepelerden aşağı iner, sessiz evin içinde Uyuyanları uyandırmaktan çekinmekle birlikte uykuyu o mor mağarasından dışarı çıkartmak zorundaymış gibi dolaşıp durarak hıçkırır, iç geçirir. Koyu renkli, ince tüller art arda sıyrılırmış gibi adım adım açılır, nesneler her zamanki renkleriyle biçimlerini kazanır ve biz, şafağın dünyayı o eskil örneğe göre yeniden yaratmasını seyrederiz. Solukbenizli aynalara taklit yaşamları geri döner. Yalazsız şamdanlar bıraktığımız yerde durmaktadır, yanı başlarında da geceleyin okuduğumuz yarıya açılmış kitap, baloda yakamıza taktığımız ucu telli çiçek ya da okumaktan korktuğumuz -belki de yüz kere okuduğumuz- mektup. Gözümüze hiçbir şey değişmiş gibi gözükmez. Gecenin gerçek dışı gölgeleri arasından bildiğimiz gerçek yaşam sıyrılıp gelir. Onu, bıraktığımız yerden ele almamız gerekir.”
Yüzerken, oynarken veya konuşurken üstüme bir his çökerdi. İçimi dolduruşuyla, göğsümde yükselişiyle korkuya çok benzeyen bir histi bu. Aniden boşanan yaşlar gibi hızla gelirdi. Oysa ikisi de değildi, korku ve yaşlar ağırken bu his kuş hafifliğindeydi, onlar donukken bu his parlaktı.
Korkunç bir hayvanın üzerinden soyulmuş bir deri gibi pörsük ve terk edilmiş hissediyordum kendimi. Hayvandan kurtulmuş olmak beni ferahlatmıştı ama ruhumu ve pençelerini geçirebildiği her şeyi de alıp götürmüşe benziyordu.