Taşların Anlattığı, Fransa’nın kırsal bir köyünde yaşayan bir ailenin hayatına, engelli bir çocuğun doğuşuyla düşen sarsıntıyı sessiz ama derin bir yerden anlatır. Ailenin üçüncü çocuğu ağır engelli olarak doğduğunda, yalnızca bir bebek değil; ailenin geleceğe dair tüm beklentileri, dengeleri ve alışkanlıkları da değişir. Bu kırılma, hikâye boyunca özellikle ağabey ve kız kardeşin bakış açısından izlenir. Her biri bu gerçekle kendi yolu, kendi savunması ve kendi duygusuyla baş etmeye çalışır.
Engelli çocuğun varlığı, aile içinde hem güçlü bir bağ hem de sürekli bir gerilim yaratır. Sevgi, şefkat ve bağlılık kadar yorgunluk, suçluluk ve sessizlik de evin parçası hâline gelir. Kardeşler erken yaşta büyür; biri yükü sahiplenirken diğeri mesafe koyar. Bu süreç aileyi hem bir arada tutar hem de görünmez çatlaklar oluşturur. Çocuğun ölümüyle birlikte evde yalnızca bir kayıp değil, anlamını yitirmiş bir düzen kalır. Ardından doğan başka bir çocuk ise, yıpranan aileyi yeniden bir arada tutmaya çalışan bir umut ihtimali olarak belirir.
Hikâye, evin duvarlarındaki taşların tanıklığıyla ilerler. Taşlar anlatıcıdır; konuşmazlar ama her şeye şahitlik ederler. İnsanların söyleyemediklerini, bastırdıklarını ve zamanla unuttuklarını hafızalarında taşırlar. Bu anlatım tercihi, kitabı yalnızca bir aile dramı olmaktan çıkarır; hafıza, varlık ve iz bırakma üzerine derin bir düşünme alanı açar.
Kitap beni en çok, engelli bir kardeşe bakan çocukların dünyayı algılama biçimiyle etkiledi. Kardeşlerinin dünyayı anlama şekline duydukları ilgi, zamanla şu temel soruya dönüşür: Önemli olan beden midir, yoksa varlık mı? Bu soru bağırarak değil, yavaş yavaş büyür. Çünkü beden giderek geri çekilirken, varlık evin içinde; ilişkilerde, sessizliklerde ve hatıralarda iz bırakmaya devam eder. Tıpkı
Bu İnceleme Spoiler İçerir
Orhan Kemal’in“ağlayarak yazdım“ dediği roman.
Orhan Kemal’in El Kızı romanı, okurken insanın sinirlerini hoplatan ama bir yandan da “demek ki olabiliyor” dedirten bir hikâye anlatıyor. En başta Nazan karakteriyle karşılaşıyoruz ve daha ilk sayfalardan itibaren bu aşırı saflık meselesi göze çarpıyor. Okudukça sık sık “bu kadarı da olmaz” demek geliyor insanın içinden. Ama sonra durup düşününce, Nazan’ın saflığının yalnızca bireysel bir özellik olmadığını fark ediyorum. Ailenin yokluğu elbette çok etkili ama bence asıl belirleyici olan, o yokluğun içinde kimin yanında büyüdüğün. Nazan teyzesinin yanında kalıyor ve belli ki itiraz etmeyi, sınır koymayı değil; uyum sağlamayı öğrenmiş. Bu yüzden başına gelenleri hiç anlamıyor değil, anlıyor ama karşı koyacak bir iç gücü yok.
Kaynana Hacer karakteri romanın en rahatsız edici figürlerinden biri. Ama onu sadece “kötü kaynana” diye okumak bana eksik geliyor. Hacer, kendi hayatındaki eksiklikleri gelini üzerinde kurduğu otoriteyle telafi etmeye çalışan bir kadın gibi. Kendi yapamadıklarını, kendi olamadıklarını Nazan’a yaptırmaya çalışıyor. Nazan’ın eşine “kocam” demesine bile tahammül edememesi, sürekli “Mazhar Bey” diye hitap ettirmesi bana göre açık bir güç gösterisi. Bu evde kimin sözünün geçtiğini her an hatırlatma çabası.
Yüzük meselesi ise kıskançlığın neredeyse patladığı an. Mazhar’ın eşine bir yüzük alması Hacer için kabul edilemez bir durum hâline geliyor. Sanki o yüzük Nazan’a değil de kendisine ait olmalıymış gibi davranıyor. Burada artık gelin-kaynana ilişkisinden çıkıp iki kadının arasında kurulan bir rekabet görüyoruz. Nazan, Hacer’in gözünde bir gelin değil, yerini tehdit eden bir figüre dönüşüyor.
Mazhar karakteri genelde arada kalmış biri gibi sunulsa da bana göre asıl mesele,
El KızıOrhan Kemal · Ak Kitap Evi · 196015,4bin okunma