Stieg Larsson’un Ejderha Dövmeli Kız ile açtığı Millennium serisi, ilk kitabıyla bende oldukça güçlü bir etki bırakmıştı. Kitabı fiziksel olarak okumamış, dinleyerek tüketmiştim; buna rağmen kurgunun sertliği, karakterlerin derinliği ve olay örgüsünün merak duygusunu diri tutan yapısı beni serinin devamına taşımaya yetmişti. Bu nedenle serinin ikinci kitabı olan Ateşle Oynayan Kız’a başlarken beklentim doğal olarak yüksekti. Ne var ki bu ikinci kitap, ilk kitabın bıraktığı o yoğun etkiyi aynı kuvvette sürdüremedi.
Öncelikle şunu söylemem gerekir: Bu seri bana göre dinlemeye çok uygun bir seri değil. İlk kitapta da yer yer bunu hissetmiştim; fakat orada hikâyenin gücü, anlatımın ağırlığını taşıyordu. Ateşle Oynayan Kız’da ise aynı şeyi söylemek güç. Roman, özellikle bazı bölümlerde gereğinden fazla genişliyor; anlatı ilerlemek yerine sanki kendi etrafında dönmeye başlıyor. Bir noktadan sonra okur ya da benim deneyimimde dinleyici, olayın nereye varacağını merak etmekten çok, “artık biraz ilerlese” hissine kapılıyor. Bu da kitabın ritmini zayıflatıyor.
Kitabın en temel açmazı, merak duygusunu canlı tutmasına rağmen bunu her zaman güçlü bir sürükleyiciliğe dönüştürememesi. Bazı bölümlerde anlatılanların romanın bütününe ne kadar hizmet ettiğini sorgularken buldum kendimi. Karakterler, olaylar ve ayrıntılar çoğaldıkça hikâyenin merkezi de zaman zaman bulanıklaşıyor. Özellikle dinleme deneyiminde bu dağınıklık daha belirgin hale geliyor; çünkü metin, okurun geri dönüp bağlantıları kontrol edebileceği türden sakin ve temiz bir akış sunmuyor.
Buna rağmen kitabı bütünüyle başarısız ya da etkisiz bulduğumu da söyleyemem. Larsson’un kurduğu dünyanın sert, karanlık ve rahatsız edici atmosferi hâlâ kendisini hissettiriyor. Özellikle Lisbeth Salander karakterinin taşıdığı