Sâdık Hidâyet’in Hacı Ağa eseri, II. Dünya Savaşı sırasında Tahran’da geçen, toplumsal çürümeyi ve ahlaki yozlaşmayı merkeze alan bir yergi romanıdır.
Roman, bizi seksen yaşındaki Hacı Ebu-Turab (yaygın adıyla Hacı Ağa) ile tanıştırır. Hacı Ağa, Tahran’ın en zengin ve nüfuzlu adamlarından biridir. Hikâyenin merkezi, Hacı Ağa’nın evinin girişindeki taşlıktır. Burası bir nevi "gayriresmi hükümet binası" gibidir. Hacı Ağa gün boyu burada oturur, nargilesini içer ve toplumun her kesiminden insanı kabul eder.
Gelen ziyaretçiler aracılığıyla Hacı Ağa’nın gerçek yüzünü tanırız. Kitabın bu bölümü, onun nasıl bir "şark kurnazı" olduğunu sergiler: Siyaset: Rüzgâra göre yön değiştirir. Bir gün İngiliz yanlısı, ertesi gün milliyetçi kesilir. Ticaret: Savaşın yarattığı kıtlığı fırsat bilerek temel gıda maddelerini stoklar ve fahiş fiyatlarla halka satar. Din: Halkın karşısında dindar ve hayırsever görünür; onlara "kanaat etmeyi" ve "kadere boyun eğmeyi" öğütlerken kendisi lüks içinde yaşar.
Romanın en can alıcı noktası, Hacı Ağa ile Şair Münadi arasındaki diyalogdur.Şair Münadi, Hacı Ağa’nın temsil ettiği yozlaşmış sistemi reddeden, fakir ama onurlu bir aydındır.Münadi, Hacı Ağa’nın yüzüne tüm gerçekleri haykırır: Onun bir parazit olduğunu, halkın cehaletinden beslendiğini ve ülkenin geri kalmışlığının asıl sebebi olduğunu söyler. Ancak Hacı Ağa bu eleştirileri zerre umursamaz.
Kitabın sonunda Hacı Ağa hastalanır ve bir ameliyat geçirmesi gerekir.Ölümle burun buruna geldiğinde bile tek derdi paradır.Ameliyat masasına yatarken bile aklı dışarıdaki ticari işlerindedir.Ameliyattan sağ çıkar ve hiçbir şey olmamış gibi, aynı yozlaşmış düzeni devam ettirmek üzere taşlığına geri döner.
Sâdık Hidâyet bu eserle; cehaletin, din istismarının ve paranın gücüyle birleştiğinde bir toplumu