"Sistemi doğru kurmak gerekir..." diyor İlber Ortaylı. Bu sistem bir eğitim, bir proje, bir seyahat ya da bir yaşam amacı olabilir.
Öncelikle bu kitap kişisel gelişim kitabı değildir; tam olarak kişisel ve toplumsal değişim kitabıdır.
Kitapta aslında hepimizin bildiği yapılması gerekenler yazılı. Bu yapılması gerekenler soru cevap şeklinde ilerliyor. Bu kitapta Ortaylı kendine has diliyle tavsiyeler vermiş ama okurken çok şey düşündürüyor insana. Mesela onun anılarından yola çıkarak ne Ankara ne de İstanbul onun zamanı gibi değil. Hatta birçok şey farklı. Eğitim sisteminden tutun da ekonomik duruma kadar. Kitapta tavsiye edilen şeyleri yapabilmek günümüzde birçok genç için zor ve hayal niteliğinde.
Kitapta 10 yaşına kadar ne öğrenirsek iyi, 25 yaşından sonrası yeni bir şeyler hayli zor. Ama hayat yeni başlangıçlar için yaş tanımaz. Bunu görüp duyuyoruz. Bu fikrine katılmıyorum.
Kitap söyleşi tarzında ilerlemiş ve genel olarak aynı konuların üzerinde durmuş.
Bugün siyah beyaz Yeşilçam filmleri tadında bir kitapla geldim. Kitabı ve yazarı Peride Celal’in “Deli Aşk”ını okurken ilk kez gördüm. Modiano 2014’te Nobel alırken bu kitabı “Peter Handke için'' notuyla yayımlamıştır ki 2014 adaylarından biri Peter Handke idi. Nobel'in ardından haliyle kitapları satılmaya başladı. İlk baskısı 1998 yılında yapılan bu kitabın ikinci baskısı 16 yıl sonra, 2014'te geldi. Kitabın ismiyle hoş bir ironi olmuş bu durum.
Kitabın konusuna gelince, uzun zaman önce yaşanan bir aşkın yansıması anlatılıyor.
İsimsiz anlatıcı eski kitaplar satan bir genç, Jacqueline ve Gerard Van Bever çifti ile arkadaş oluyor, hikaye böyle başlıyor. Sonrasında, amaçsızca yaşanan hayatlar, yaşadıkları topluma yabancılaşmış, yalnız insanları ve farklı ümitlerini okuyoruz.
Jacqueline Mallorca'ya gitmek istiyor. Yanında kim olduğunun bir önemi yok. Uzun süre hayalini kurduğu tek şey Mallorca'ya gitmek. Roman kahramanımızsa gezse de savruk yaşasa da Jacqueline'i düşlemeden yaşadığı tek bir anı bile yok. Jacqueline bir adamla evlenip Mallorca'ya gidiyor. Kahramanımız ise gittiği her yere Jacqueline'i götürmeye devam ediyor. Arzularımız ve kendi yarattığımız, bile isteye seçtiğimiz takıntılarımız…
Bu kitabı tek kelime ile anlat derseniz, ''hüzün'' derim, daha güzel tanımlayan bir kelime olamaz. Modiano'nun diğer kitaplarında da aynı şey var mıdır bilmiyorum. Modiano hüznü anlatmıyor, her ne anlatıyorsa bunu çok hüzünlü anlatıyor sadece. Kesinlikle vıcık vıcık bir dram yok kitapta, hatta bence hiç dram yok; ama muazzam bir hüzün var işte. Daha ismiyle başlıyor hüzün ve son noktaya kadar hiç eksilmeden ama hiç de artmadan devam ediyor; güzel bir espressonun damağımda bıraktığı o buruk ama lezzetli tadın bir benzerini bıraktı ruhumda.
“…yaşamımın ilk yirmi yılı toz olup dökülüverdi; bir gün kurtulacağıma hiçbir zaman inanmadığım bir ağırlık, bir kelepçe, bir semer gibi. İşte böyle, bütün bu yıllardan hiçbir şey kalmıyordu artık.”