1. Şey, istediği an istediği etkinlik, gezi , plan maddi manevi uyabilen insan. Düşünsene basit bir şey yapacaksın evde bi hobi edineceksin para abi para , gidip alabiliyor, gezeceksin para var şak planı da yapıyor çık gez . ( Şehir içinde adım atsan para) Yani koşacağı parası olduğundan her an her şeyi deneyebilme lüksüne sahip olmak 2. Şu Japon ablaların videoları var köylerinde iplerini bile kendileri yapıyorlar çok güzel his veriyor ama devamlı yaşamak istemem arada bi gidip gelebilecek öyle yerlere
1000Kitap

GönlümMüzehherlenNeOlur

@kitaplarinfisildaigi21
·
2 şeye imreniyorum ya aslında birine imreniyorum ama birini de kusa süreliğine denemek istiyorum devamlı olsa sıkıldım çünküm …
1000Kitap
Yalnızlığın iki yüzü: Kirpiler ve Sarkaçlar...
Hiç düşündünüz mü? İnsan neden hem yalnız kalmaktan korkar hem de bazen herkesten uzaklaşmak ister? Neden en çok ihtiyaç duyduğumuz insanlar, bazen en çok canımızı yakan kişiler olur? Belki de bu çelişkiyi en iyi açıklayan isimlerden biri Arthur Schopenhauer'dir. Schopenhauer'in Kirpi Teorisi, soğuk bir kış gününde ısınmak için birbirine yaklaşan kirpileri anlatır. Kirpiler birbirlerine yaklaştıkça dikenleri birbirine batar ve acı verir. Uzaklaştıklarında ise soğuktan üşürler. Sonunda ne tamamen yakın ne de tamamen uzak olacakları bir mesafe bulurlar. Peki insanlar da böyle değil midir? Birine çok yaklaştığımızda hayal kırıklıkları, kırgınlıklar ve anlaşmazlıklar yaşamıyor muyuz? Ama tamamen uzaklaştığımızda da yalnızlığın soğukluğunu hissetmiyor muyuz? İnsan ilişkilerinde gerçekten kusursuz bir yakınlık mümkün müdür? Yoksa hepimiz, görünmez dikenlerimizi taşıyan kirpiler gibi, birbirimizi istemeden incitiyor muyuz? Belki de bu yüzden bazen yalnızlığı seçiyoruz. Fakat şu soru akla geliyor: Yalnızlık gerçekten bir çözüm mü, yoksa sadece acının başka bir şekli mi? Schopenhauer'in Sarkaç Teorisi ise insan hayatının iki uç arasında gidip geldiğini söyler: acı ve can sıkıntısı. Sahip olmadıklarımız için üzülürüz; sahip olduklarımız zamanla sıradanlaşınca sıkılırız. Peki yalnızlık da böyle bir sarkaç değil midir? Kalabalıkların içinde bunaldığımızda yalnız kalmak isteriz. Ancak uzun süre yalnız kaldığımızda bu kez bir ses, bir dost, bir omuz aramaya başlamaz mıyız? Öyleyse insan neyi arıyor? Kalabalıkları mı, yoksa huzuru mu? Başkalarının yanında olmayı mı, yoksa kendini bulmayı mı? Belki de asıl sorun yalnız olmak değildir; kendimizle baş başa kaldığımızda ne hissettiğimizdir. Schopenhauer'in bu iki teorisi bize önemli bir gerçeği düşündürür: İnsan ne tamamen yalnız
Psikoloji
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Batanları Sevmem!
Gecenin zifiri karanlığı üzerini kaplayınca gökyüzünde bir yıldız gördü ve "Rabbim budur" dedi İbrahim aleyhisselam. Fakat yıldız batıp gözden kaybolunca, kalbindeki ebediyet arayışıyla haykırdı: "Ben batıp gidenleri sevmem!" Sonra ayı doğarken gördü, göğün göğsündeki o muhteşem aydınlığa bakıp, "Rabbim budur" dedi. O da batınca, içindeki o büyük sızıyı ve teslimiyeti itiraf etti: "Rabbim bana doğru yolu göstermezse, elbette yolunu şaşırmış kimselerden olurum." Nihayet güneşi doğarken görünce, onun ihtişamına kapılıp, "Rabbim budur; zira bu daha büyük" dedi. Ama o da batıp karanlığa gömülünce, fani olanın acizliğini idrak eden bir yürekle kavmine döndü: "Ey kavmim! Ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Ben, Hanif bir inançla yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve ben müşriklerden değilim." Fani Olanda Yok Olmak mı, Baki Olanda Var Olmak mı? İbrahimî bir nazarla bakınca anlıyoruz ki; "batanlar" fena bulan, yani yok olmaya mahkum olanlardır. Değil mi ki yıldız, ay ve güneş battığı gibi, her an gözümüzde büyütüp koca bir anlam yüklediğimiz şu "Dünya" da bir gün batacak ve fena bulacaktır... İnsan da bu kozmik nizamın bir parçasıdır. Aynen güneşin ilk doğduğu an gibi saf ve berrak doğar; sonra tam tepede olduğu o zeval vaktine, yani ömrün kemal çağına erişir. Nihayetinde ise gurup vakti gelir; tıpkı o güneş gibi solar, batar, fena bulur ve bu dünyadan yok olur. İşte tam bu noktada ruhumuza bir soru düşer: Madem eninde sonunda fena bulacağız, neden bu yok oluşu baki olan Allah’ta eritip "Fenâfillah" sırrına ermeyelim? İnsan kalbi, doğası gereği hiç sönmeyecek bir Nur arar. Hz. İbrahim bize aslında şunu öğretmiştir: Geçici olan hiçbir şey, kalbin ebediyet arzusuna çare olamaz. Mademki bu beden ve bu dünya eninde sonunda fena bulacaktır; akıllıca
İllüzyon çağında kuklacılık ve kuklalar...
Bir düşünürün söyle bir sözü kalmış hatırımda, mealen diyordu ki:"...eski zamanlarda kuklacı da kukla da, kuklanın ipi de görünürdü seyirciye...", peki ya şimdi, kukla ortada ipi de görünmüyor kuklacı da...hatta kukla kendini öylesine kaptırmış ki, kukla olduğunu unutmuş giydirme şahsiyet kazanmış gibi...seyreden ise hiç birinin farkında değil !... Bu tespit ile giriş yaptık mevzuya, tam olarak içinde yaşadığımız "illüzyon çağının" ve modern insanın varoluşsal trajedisinin kalbine dokunuyoruz bu yazıda. Bahse konu sözün ruhundan ilham alarak, bu derin fikri ve ardındaki manzarayı şu şekilde devam ettirelim: Görünmez İplerin Çağı: Şahsiyet Sanrısı Eski zamanlarda seyirci, izlediği şeyin bir kurmaca olduğunu bilirdi. Kuklacı perdenin arkasındaydı, ipler bazen ışıkta parlardı; sahne ile hakikat arasında estetik bir mesafe vardı. Seyirci oyunu izler, hissesini alır ve evine dönerdi. Kukla da kukla olduğunu bilirdi, çünkü varlığı ancak o görünür iplerin gerilmesiyle can bulurdu. Ya şimdi? İpler o kadar inceldi, o kadar şeffaflaştı ki; artık onları görmek için göz değil, çok derin bir basiret ve şuur gerekiyor. Kuklacı sahnede değil, kuliste değil; bizzat kuklanın zihninin iç çeperlerine gizlenmiş durumda. Algoritmalarla, dayatılan modern paradigmalarla, konfor alanlarıyla ve sahte başarı illüzyonlarıyla örülmüş bu görünmez ipler, kuklaya yukarıdan aşağıya değil; içeriden dışarıya doğru hareket yaptırıyor. Kuklanın Trajedisi: "Giydirme Şahsiyet" En tehlikeli esaret, esir olduğunu bilmeyenlerin esaretidir. Bugünün insanı (modern kukla), kendisine sunulan hazır şablonları, düşünce kalıplarını, beğenileri ve hatta isyanları bile kendi hür iradesiyle seçtiğini zannediyor. Üzerine geçirilen kimliği, o "giydirme şahsiyeti" o kadar çok benimsiyor ki; aynaya baktığında bir
Nisan'a Kaç Var? Yazmadım seni daha, Sevmeye ayırdım tüm zamanları, Yazmaya bu yüzden vaktim olmadı. Ben düşünmeye başlayınca seni ki bu bir önceki düşünmenin sonundan çok öncedir İnan ki dağlar, taşlar,İnan ki bulutlar, yağmur ve kar Toprakla su ve gökyüzü,Güneş, ay ve yıldızlar Onlar da benimle birlikte ve onlar da benim kadar seni düşünürler. Hep dalgınım bu günlerde Saati cezveye koyup yumurta tutuyorum, Bir gün takvime bakmasam yılı unutuyorum. Aklım başıma gelmiyor, başıma çarpmadan dallar Yolda yürürken dalıp dalıp gidiyorum. Nisan'a kaç var diyorum saati sorarken. Hiç böyle olmamıştım. Bilenlere sordum;'Aşk bu' dediler.. Metin Vural #Yıldız kenter
KISA KISA KİTABIMDAN ALINTILAR... KURBAN ETİ “Tamam dağıtalım kurban etini de kardeşim kime vereceğiz, kesmeyeni nereden bileceğiz, nasıl bulacağız ki?” diyor adam. Herhalde kesemeyen fakirlerin kapısını çalıp; “Biz bu sene kesemedik, kavurma-ızgara kokuları evi bastı, çoluk çocuk mahzun kaldı bize bir parça et verir misiniz?” demesini bekliyor. Böyle düşündükçe daha çok bayram, gelecek yılın bayramına erişecek kadar eti istiflersin sen kardeşim. Nasıl mı yapacaksın? Yakın çevresinde, sitesinde, sokağında, mahallesinde aşağıyı yukarı kesemeyecek kişileri herkes bilir bir kere. Kafadan bir liste yapar ve çalarsın adamın kapısını sorarsın. Bunda utanacak, sıkılacak bir şey yok. Karşı tarafın mahcup olacağını düşünüyorsan bil ki duyacağı mutluluk mahcubiyetini bastıracaktır. Olmadı duyum alan bir yakınının istihbaratı ile de tespit edebilirsin. Bu yolda gayret gösterdiğin oranda ecrin de artacağı şüphesizdir. Ha bir de yıl içindeki haline, harcamasına, lüksüne bakıp da “kesmiştir bu” diyerek hesaba katmadığın ama gerçekte kesmemiş olanlar var değil mi? Onları ne yapacağız dersen; Onlar da gitsin kasaptan alsın yesinler kardeşim. Ailecek ceplerinde toplam ederi 15 milyarlık telefonla dolaşan, 150 milyara kredi destekli PASSAT alıp da “Borçluyum abi kesemedim” diyen adama yağmurlu havada su verme. METİN SEVİL, Kısa Kısa - Sosyal Medya Tadında, Sayfa: 60