• Vaktiyle şark sultanlarından birini evladı olmuyormuş. yıllarca dualar edip adaklar adamışlar.nihayet müneccimler sultana bir oğlunun dünyaya geleceği müjdesini vermişler. ne var ki vakt ü zamanı tama olduğunda ortaya bir tosuncuk teşrif etmiş.

    güneş doğup batarken sultan ihtiyarlamış, şehzade delikanlı olmuş. ancak haylaz oğlan hiç terbiye kabul etmez, ilim öğrenmez, hükümet ilmine ilgi duymazmış. bir çok hocalar eskitilmiş; türlü lalalar tutulmuş nafile! nihayet sultan ülkenin en ünlü alimini huzura çağırıp ferman eylemiş ki;

    -bak a molla! artık bir ayağım çukurda. sana iki sene mühlet! şehzademizi tahtımıza layık bir veliaht yaptın yaptın; aksi takdirde başını vurdururum.

    hünkar emri bu, karşı çıkmak ne mümkün! ‘emriniz başım üzre sultanım!’ deyip işe koyulmuş alim. binlerce meşakkat ve çile içinde elinden geleni yapmış. sayılı gün çabuk geçer derler, iki yıl da hemen sonuna gelivermiş.

    sultan hem şehzadeyi halka takdim etmek; hem de onun nasıl yetiştiğini görmek için bir şölen tertiplemiş. tellallar çıkartıp muayyen bir günde herkesi şehir merkezine toplatmış. uygun bir mahalle taht kurulmuş. yanına da bir kürsü. bu kürsüden şehzade halka hitap edecek ve böylece alim de imtihandan geçirilmiş olacaktır.

    söylemekten söz uzar artar
    söyleyenden dinleyen arif gerek

    nihayet şehzade kürsüye çıkmış. herkes pür dikkat, müstakbel sultanlarının ne tür bir yiğit olduğunu görme çabasındalar. herkes bu günü bekliyor

    şehzade olup bitenin farkında mı bilinmez önce bir öksürmüş, ardından sağ elini havaya kaldırıp haykırmış:
    -ey halkım! bir ok attım kebap oldu!..
    -?!..

    önce büyük bir sessizlik olmuş. herkes bunun ne menem bir nutuk olduğunu düşünürken şehzadeye hocalık yapmış olan alim yerinden doğrulup kürsüye gelmiş.

    -değerli vatandaşlar! şehzademiz veciz konuşmayı sever. ben size izah edeyim. geçenlerde şehzademizle bir ava çıkmıştık. şehzademiz uzaktan bir ceylan gördü. ben ok menzilinin dışında diye düşünürken şehzademiz kemanını gerdi ve okunu fırlattı. ne görelim tam isabet! ceylan yerde. o akşam bir şölen yaptık. ceylanı kebap eyledik. öyle nefis bir eti vardı ki!

    bu açıklama ile halkta büyük bir sevinç. ok atılınca kebap olmanın şerefine çığlıklar, alkışlar, ıslıklar!.. bu hale şehzade de şaşırmış. birkaç dakika sonra halkın coşkusu sakinleşmiş. herkes karşılarında böyle veciz konuşan, ok atmakta mahir, yiğit bir şehzade görmekten memnun, nutkun devamını dinlemek üzere yine dikkat kesilmiş. şehzade !meğer ben neymişim!’ diye kendini keşfetmenin memnuniyeti içinde halkına bakmış. büyük bir hatip edasıyla yine sağ elini havaya kaldırmış:
    -bir ok attım göl oldu! deyivermiş.

    herkeste yine bir şaşkınlık. manayı kavrayamamanın sıkıntısı ile gözlerini hocaya çevirmişler. hoca yine kürsüye çıkmış ve açıklamış:

    -ey ahali! şehzademiz veciz konuşmalarına devam etmekteler. bendeniz açıklayayım. bir gün kırlarda geziyorduk. birde ne görelim. büyük bir kaya , ırmak yatağını tıkamış; sular yanlış mecralara akıyor. ilerideki göl ise kurumak üzere. şehzademiz yine yayını eline aldı. okunu gerdi ve fırlattı. ok gitti, gitti, kayaya tam isabet! kaya bu okun şiddeti ile parçalandı ve ırmak yatağını buldu. ardından kurumak üzere olan göl sularla doldu. etrafta tarlası bulunanlar bir bir gelip şehzademe teşekkür ettiler!

    bu açıklama ile halkta evvelkinden daha büyük bir coşku, sevinç. yine çığlıklar, alkışlar!.. hükümdarın keyfine diyecek yok. oğlunun başarısını gördükçe içi içine sığmıyor. her ne kadar, veciz sözün bu denli tercümeye muhtaç olanı devlet işinde zaid addedilse de hocasının maharetine ve bunca yıldır yanlış tanıdığı şehzadesine başarısına tahsinler okumakta.

    bir müddet sonra alkışlar susmuş, halk veciz nutukları dinlemeye teşne, şehzade elini yine havaya kaldırmış:
    -bir ok attım aşure oldu?
    -?!..

    halk hiç vakit kaybetmeden gözlerini hocaya çevirmişler. hoca bakmış içinden çıkılır bir söz değil. bunu nasıl şerh etsin, ne yolla açıklasın? zırva te’vil kabul eder mi? yerinden doğrulmuş. ağır adımlarla hünkarın huzuruna varıp etek öpmüş ve boynunu bükerek:

    -hünkarım, demiş, işte kılıç, işte kelle. boynumu vurdurunuz, lakin ben de öğrenmek istiyorum, şu eşekoğlu eşeğe sorun bakalım nasıl aşure olmuş?!..

    ***Bu Kıssa Alıntılanmıştır ***
  • İnsanın içine su serpen bir düşünce vardır. Kibirli insanı yazgısı er ya da geç yere çalar, hatta bunu geç değil er yapar derler.
  • Sizin hiç onurunuz kırıldı mı? Şevkinizin kırılmasına, ayağınızın kırılmasına benzemez onurunuzun kırılması.
    Hele çocukken! Bir bardak leblebi tozunu bir kerede ağınıza doldurmuş gibi olursunuz.
    Ne yutabilirsiniz ne nefes alabilirsiniz. Yutmaya çalıştıkça boğulursunuz, yutmazsanız da zaten boğulursunuz.
    O anda bir bardak su içmeniz gerekir. Bizde yerimize oturunca bir bardak su niyetine öğretmene Kürtçe küfürler saydırırdık içimizden.
  • 268 syf.
    ·10/10
    Kitabın ana teması kardeşi ölen Dan Kaspersen'in kendini bulma çabası, iç dünyasındaki değişimler olsa da ilginç olay örgüsüyle kitap su gibi akıyor. Bu akıcıkta kitabın Norveççe aslından çevrilmesinin katkısı büyük. Çeviriyi yapan Banu Gürsaler Syvertsen'i tebrik etmek gerek.

    Norveç'in kendine has iklimi ve kültürünün arka planda olduğu biraz polisiye soslu, mizahi yönü ağır basan süpriz sonuyla okuyucuyu şaşırtan; isminin aksine insanın içini ısıtan sıcacık bir kitap.
  • "Herkes tarihin akışına kapılıp gidemiyor Sofie. Bazılan durup ırmağın kıyılannda biriken şeyleri toplamak zorunda." "Ne kadar tuhaf bir ifade!" "Ama gerçek bu çocuğum. Sadece kendi zamanımızda yaşamıyoruz. Tarihimizi de taşıyoruz yanımızda. Unutma ki burada gördüğün her şey bir zamanlar yepyeniydi. 16. yüz yıldan kalma şu küçük tahta bebek belki de bir kıza beşinci yaşgününde hediye edilmişti. Büyükbabası tarafından mese la ... Sonra on yaşlanna geldi bu kız Sofie. Sonra yetişkin bir kadın oldu, evlendi. Belki bir kızı oldu ve o çocuk da aynı tah ta bebekle oynadı. Kadın giderek yaşlandı ve günün birinde hayata veda etti. Belki uzun sürmüştü yaşamı, ama artık yoktu işte. Bir daha da hiç geri gelmedi. Aslında dünyaya ol dukça kısa bir ziyarette bulunmuştu. Ama bebeği -bak, o ha la rafta oturuyor."
  • İslam dini, diğer konularda olduğu gibi idari mekanizma hususunda da görüş belirtmiştir. Devlet yönetimi ile ilgili belli ilkeler koymuştur. Ayrıntı kısımlarda bu ilkelere bina edilerek uygulanır. Adalet, hukuk, insanların haklarını ihlal etmemek, devlet yönetimini kötüye kullanmamak vs. gibi ilkere sadık kalınmak suretiyle devlet yönetilmelidir.

    Şeriat, İslam'ın getirdiği hükümlerin genel adıdır. Devlet yönetimi de bunun içine girmektedir.

    Doğru İslamiyeti ve İslama uygun doğruluğu anlatmak ve yaşamak zorundayız. Bu nedenle İslam adına yapılan, ama İslama uymayan bazı uygulamalar İslamiyete ve Müslümanlara zarar vermektedir.

    Birisiyle karşılaşıyorsunuz. Namaz kıldığından, oruç tuttuğundan söz ediyor. Sohbetiniz sürüyor ve sonunda, şeriatın en önemli iki emrini yerine getiren bu adamın, şeriata karşı olduğunu görüyor ve hayret ediyorsunuz.

    Bir başkasıyla görüşüyorsunuz. Şeriatı hararetle savunuyor. İç âlemine, ibadet dünyasına iniyorsunuz, İslâm’ın ceza hükümlerinin tatbiki için gösterdiği heyecanın yüzde birini, ibadet hayatında göstermediğine şahit oluyorsunuz. Yine hayrete düşüyorsunuz.

    Bu iki farklı adam hakkındaki kanaatiniz aynı oluyor: Bunlar şeriatı bilmiyorlar!..

    - Şeriat nedir, ne değildir?

    Şeriat: “Din”, “Allah’ın emri”, “İlâhî emir ve yasaklar” gibi manalara geliyor.

    İnsan, bir kavramı reddederken de kabul ederken de anlamını bilmeli, diye düşünüyoruz. Taraftar olmak veya olmamak ayrı mesele.

    En çok tartışılan kavramlardan biri de “şeriat.” Bu konuda bir çok kişinin kafası bir hayli karışık. Anlamını bilen de konuşuyor, bilmeyen de.

    Önce, Şemseddin Sami Efendinin, dilimizin en esaslı lugati olarak bilinen “Kamus”una bakalım:

    Şeriat, “evamir ve nevahi-yi İlahiyye ve âyet ve hadis ve icma-ı ümmet esasları üzerine müesses kanun-u İlahi” diye tarif ediliyor.

    Tarifte iki unsur dikkat çekiyor. Biri, şeriatın “İlahi emirler ve yasaklar” oluşu. Diğeri, bu İlahi kanunların “âyet, hadis ve icma” denilen temeller üzerine kurulu bulunduğu.

    Ömer Nasuhi Bilmen ise, “Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu” adlı mükemmel eserinde bu ıstılahı ayrıntılı biçimde şöyle açıklıyor:

    “Şeriat, din lisanında, Cenab-ı Hakk'ın, kulları için vazetmiş olduğu dini, dünyevi ahkamının heyet-i mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat, din ile müradif olup, hem ahkam-ı asliye denilen itikadiyatı, hem ahkam-ı fer'iye-i ameliye denilen ibadet, ahlak ve muamelatı ihtiva eder.”

    “Şeriat, umumi manasına nazaran bir peygamber-i zişan tarafından tebliğ edilmiş kanun-u İlahi demektir. Ahkam-ı şer'iye denilince, bundan kanun-u İlahi hükümleri manasını anlamak lazımdır. Ve bununla asıl Kur'an'a, Hadise, İcmaa sarahaten müstenid olan hükümler kastedilmiş olur.”

    Bu ayrıntılı tarifte şu temel noktalar ustalıkla sıralanmış:

    1. Şeriatı, kulları için Allah koymuştur.
    2. Şeriat, dini ve dünyevi hükümlerin tamamıdır.
    3. Şeriat, “din” kelimesiyle eşanlamlıdır.
    4. Şeriat kavramının içinde, imani hükümlerin yanında ahlaka, ibadete ve günlük hayattaki işlere dair hükümlerin hepsi vardır.
    5. Genel anlamda, her peygamberin getirdiği İlahi kanunlara da şeriat denilir.
    6. Şeriat kelimesiyle, açıkça Kur'an'a, Hadise ve İcmaa dayanan hükümler kastedilmiş olur.

    Asrımızın en büyük müfessirlerinden olan Elmalılı Hamdi Efendinin, “Hak Dini Kur'an Dili” isimli pek kıymetli tefsirindeki şeriat tarifi de şöyledir:

    “Lugatte bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda, insanların hayat-ı ebediyeye ve saadet-i hakikiyeye ulaşması için, Allah Teala'nın vaz u teklif ettiği ahkam-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bilistiare ıtlak edilmiştir ki, din demektir.”

    Bu tarifte de bazı önemli noktalar dikkati çekiyor:

    1. Şeriatı Allah koymuş ve kullarını sorumlu tutmuştur.
    2. Allah, şeriatı kullarının ebedi hayata ve hakiki saadete ulaşması için göndermiştir.
    3. Şeriat, müstakim, yani doğru yolun adı olup, hususi hükümlerden ibarettir.
    4. Şeriat, din demektir.

    Asrımızın büyük âlim ve mütefekkiri Bediüzzaman ise, şeriatı tarif ederken şunları söylüyor:

    “Şeriat ikidir. Birincisi, alem-i asgar olan insanın ef'al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelamdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi, insan-ı ekber olan alemin harekat ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki, bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir.”

    Bu tanımda da önemli noktalar vardı. Şeriatı ikiye ayırarak tarif ediyor, tabiat mefhumuna da açıklık getiriyordu Bediüzzaman.

    1. “Küçük âlem” olan insanın fiillerini ve işlerini düzenleyen ve Allah'ın “kelam” sıfatından gelen bildiğimiz şeriat.
    2. “Büyük insan” olan âemin hareketlerini ve durumlarını düzenleyen şeriat.
    3. Maddi âlemdeki kanunlara “tabiat” demek yanlış. Çünkü, bu kavram Allah'ı hatıra getirmiyor. Oysa, bu “fıtri” kanunları koyan ve tatbik eden O'dur.

    Bu izah, başka bir manayı da hatırlatıyor: Kainattaki varlıklar, Allah'ın “fıtri” kanunlarına isyansız itaat ettikleri için, bu alem muntazam ve mükemmel. Hiçbir yerde en küçük bir karışıklık yok. Demek insanlar da yaşayışlarında İlahi kanunlara isyansız itaat etseler, özlenen ahenge kavuşacak ve aradıkları saadete erecekler. Uyumsuzluğun ve huzursuzluğun sebebi, isyan ve tuğyanlarıdır. Ahiret saadeti gibi, dünyevi huzurun da çaresi İslam'dadır.

    Bütün bu tanımlara göre, “şeriat” diyen birisi, “din kuralları” demektedir. İnsan ise, hür bir varlıktır.

    Kabul de edebilir, red de... “Dinde zorlama yoktur.”

    - Şeriat nasıl yaşanır?

    Bir çekirdeğe ağaç olma kâbiliyeti yükleyen, onu meyve verebilecek şekilde programlayan Allah, bu gayenin tahakkukunu birtakım şartlara bağlamış. Bu şartlar manzumesine şeriat-ı fıtriye deniliyor. O çekirdek, toprağını bulacak, suyuna kavuşacak, güneşle sohbet edecektir ki ağaç olabilsin.

    İnsanın mahiyeti de o çekirdek gibi. Cennet hayatını netice verebilecek bir çekirdek. İşte şeriat, bu insan mahiyetinin rıza beldesi olan cennete lâyık olabilmesi için uyması gereken kanunlar manzumesi.

    Akıl, O’nun koyduğu sınırlar içinde düşündüğü takdirde, mârifetullaha eriyor. Dil, hayır söylediği ölçüde o ebed ülkesinde ulvî sohbetler yapmaya aday oluyor. Beden, Allah için yorulduğu nispette o saadet beldesinin maddî nimetlerinden faydalanmaya hak kazanıyor.

    Sevgi, korku, şefkat, merhamet gibi hislerden, göze, kulağa, ele, ayağa kadar her şey ancak Allah’ın emir dairesinde çalışmaları hâlinde terakki ediyor, ulvîleşiyor ve ulvî âlemlere yöneliyorlar. Şeriat, hakikate giden yolun ismi. Lügat manası, “Su membaından su almak için girilen yol.”

    Hakk’a ermenin ve hakikati bulmanın yolunu, Yunus’umuz ne güzel özetler:

    "Şeriat, tarikat yoldur varana,
    Hakikat meyvesi andan içerü."

    Yola girmeden, menzile erişilemez. Şeriatsız, hakikate erme iddiaları, sahibini oyalamaktan öte bir işe yaramayan kuruntulardır.

    Tarikat, nâfile ibadetlerin simgesi. Şeriat yolunda sağlam yürüyebilmek, nefis ve şeytana karşı daha güçlü olabilmek için konulmuş bir terbiye ameliyesi. Kulu, Rabbine daha fazla yakınlaştırmaya vesile. Nefsini daha tesirli bir şekilde terbiye etmesine yardımcı.

    Kısacası, hakikate ulaşmak için öncelikle İlâhî emirlere harfiyen riayet etmek ve bu vadide kalbini daha sağlam, ruhunu daha güçlü kılmak için de nâfile ibadetlere devam etmek gerek. Büyük müceddid İmam-ı Rabbani’yi dinleyelim:

    “Dilin yalan söylememesi ve doğru konuşması şeriattır. Kalpten yalan düşüncesini uzaklaştırmak, eğer zorlayarak ve çalışarak olursa tarikat, eğer zorlanmaksızın müyesser olursa hakikattir.”

    Büyük İmamın bu güzel misalinden şunu anlamıyor muyuz? Doğru sözlü olmak, Allah’ın razı olduğu güzel bir ahlâk, yâni hakikat. Kul, bu hakikate ermek için, ilk olarak, şeriatın “yalan söylemeyiniz” emrine uyar; dilini bu günahtan uzak tutar. Daha sonra kalbine yalan söyleme arzusu gelmemesi için ruhunu tedavi etmeye başlar. Bu vadide bir gayretin, bir faaliyetin içine girer. Sonunda kalp hiçbir zorlamaya, çalışmaya lüzum kalmaksızın yalan söylemekten nefret eder hâle gelir. Artık o kalbe, yalan yanaşamaz olur. Konuştu mu mutlaka ve büyük bir rahatlıkla doğruyu söyler. İşte bu adam doğru söylemenin hakikatine ermiştir.

    Büyük imamın bu ifadelerinden hakikate ermenin, bu mutlu neticeye kavuşmanın tarikatsız da olabileceği anlaşılıyor. İnsan, doğrudan, şeriattan hakikate geçebilir. Ama, bu ermenin, bu varmanın şeriatsız olmayacağı muhakkaktır.

    Burada bir tasavvuf tahlili yapmak istemiyorum. Bunları sadece şunun için yazdım. Şeriat denilince, sadece, İslâm’ın ceza hukukuna dair hükümlerini anlamak eksik olur. Yalan söylememek de şeriattır. Yalan söylemeyen, gıybet etmeyen, başkasının malına, canına, ırzına, namusuna kötü nazarla bakmayan, helâl kazanç peşinde olan bir insan da şeriat üzeredir ve hakikat yolundadır. Böyle birinin şeriata karşı çıkması, kendisiyle tenakuza düşmesi demektir.

    Dinin temeli, şeriatın esası, insanın yaratılışına dayanır. Karşımızda bir cansızlar âlemi mevcut. Bu âlemde her zerre, her yıldız, hava, toprak, su, ziya her şey Allah’ın küllî iradesine tâbi. O’nun koyduğu İlâhî kanunlara uygun hareket etmede. Ama bu uymada, irade söz konusu değil. Her şey O’nun emrine, yine O’nun iradesiyle boyun eğiyor. Melekler âlemi de bu hakikatin bir başka görüntüsünü sergiliyorlar. İbadet için, tesbih için, hamd için yaratılan bu varlıklarda da insandaki manasıyla bir irade mevcut değil. Onlar, Allah neyi emrederse onu işliyorlar.

    İnsana gelince o, hilkat tablosunda apayrı bir manzara sergiler. Her şeyiyle Allah’ı tesbih eden şu kâinatın bu şuurlu meyvesinin de her hücresi, her organı daima tesbihte, daima ibadettedir. Zaten bunların idaresi ona verilmiş değil. Ne ciğerini kendisi çalıştırıyor, ne kanını kendi iradesiyle deveran ettiriyor. İşte, hepsi Allah’a itaat üzere bulunan bu beden ülkesine, bir sultan tayin ediliyor: Ruh. Bu ruha, büyük bir lütuf ve yine büyük bir imtihan olarak irade takılıyor.

    İnsan ihtiyar ve irade sahibi bir varlık. Parmağıyla dilediği yöne işaret edebiliyor, yüzünü istediği tarafa dönebiliyor. Kendisindeki bütün duyguları dilediği gibi kullanabiliyor. Nereye isterse oraya gidiyor, neyi arzu ederse onu yiyor, neden hoşlanmazsa ondan kaçıyor.

    Bu iradenin önüne teklif çıkarılmış, bu iradenin önüne imtihan çıkarılmış ve netice itibariyle bu iradenin önüne cennet ve cehennem çıkarılmış.

    İşte, şeriat insan iradesinin Allah’ın razı olduğu sahalarda dolaşmasını emreden ve O’nun razı olmadığı sahalardan kaçınmasını ikaz eden bir emir ve yasaklar zinciri. Kul bu İlâhî ipe sımsıkı sarılmakla emrolunuyor.

    İnsan iradesinin önünde iki ayrı saha var. Biri dünya, diğeri ise âhiret işleri. Ama şu var ki, İslâm’da dünya işlerinin hepsi için de getirilmiş kanunlar, kaideler mevcut. Kul, bunlara uyduğu takdirde hem ibadet etmiş, hem de dünya hayatını daha rahat, daha mesut yaşamış oluyor.

    Şeriat üzerinde yapılan münakaşaların daha çok bu ikinci grupta merkezleştiğini görüyoruz. Bu ikinci kısım da ikiye ayrılıyor. Biri muamelât, diğeri ceza. Ve şeriat üzerindeki tartışmaların ağırlık merkezi, bu son kısım. Elbette, ceza hukuku yönünden de İslâm’ın koyduğu birçok hükümler mevcut. Bunlar da şeriat ve bunlara da inanmak farz. Her emir gibi bunlara riayet etmeyen de mesul olmakta. Böyle bir emre uymayış, ona karşı bir vurdumduymazlık, bir isyan mahiyeti taşıyorsa sahibini günahkâr eder. Şayet, o İlâhî emri, o Kur’anî hükmü inkâr etmek, onu reddetmek tarzında ortaya çıkıyorsa küfre sokar. Ama, İslâm sadece bu hükümler değil ve din sadece bunlardan ibaret değil. Meseleyi yalnız bu sahaya çekmek, kısır bir değerlendirme, yanlış bir anlayış olur.

    İslâmî hükümler şu üç ana gruba ayrılırlar. Biri, ferdin kendi nefsine karşı vazifeleri. Diğeri, ailesine karşı vazifeleri. Üçüncüsü de cemiyet hayatındaki vazifeleri. Şeriatın bunların her üçüne de getirdiği ölçüler, hükümler var. Her birinin inkârı küfür ve her birine karşı isyan etmek günah. Ama bunlar arasında öncelikli olanlar, ferdin kendi nefsine ait vazifeleri. Bunların başında da ibadet geliyor.

    İnsanın kendi nefsine ve ailesine ait mükellefiyetleri hususunda, bütün semâvî kitaplarda hükümler mevcut. Hepsinde ibadet emredilmiş, hepsinde günahlardan sakınma esas tutulmuş.

    Bu ibadetlerin şeklinde, vaktinde, miktarında farklılıklar var, ama ibadeti emretmeyen, ahlâkı emretmeyen bir hak din göstermek mümkün değil. Lâkin, sosyal kaideler, hele devlet yönetimine dâir hükümler, dinlerin en mükemmeli ve en sonuncusu olan İslâm’da kemâliyle yer almış.

    Şunu özellikle ifade etmek isteriz: İnsanın yaratılış gayesi, bütün dinlerde müşterek. Bu gaye, Kur’an-ı Kerim’de:

    “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”(Zâriyât, 51/56)

    âyetiyle ifade buyurulmuş. Bir de belli şartların tahakkukuna bağlı emir ve yasaklar var. Bunlardan biri de ceza hukukuna dair hükümler. Bu hükümler şarta bağlı. Bugün Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da yaşayan Müslümanların bu emirleri tatbik güçleri yok. Ve bunlardan sorumlu da değiller.

    Bu konuda yapılan tartışmalarda, muhatabı olan mümini İslâm’ın bir kısım emirlerini kabul etmiyormuş gibi göstermek ve onu insafsızca tenkit etmek, tek kelimeyle zulüm olur. İslâm kardeşliğini baltalayan ve âhirette cezası pek büyük olan bu tarz ithamlardan hassasiyetle kaçınmak gerek.

    Bütün insanları fakir bir ülke hayal ediniz. Siz bu ülkenin fertlerini, İslâm’ın zekât farîzasını yerine getirmemekle suçlayabilir misiniz? Elbette ki hayır. İslâm’ın ceza hükümlerine inandığı halde bunu tatbike gücü yetmeyen bir Müslüman da böyle değil midir? Bunları tatbik etmek devletin vazifesidir, ferdin değil. Dolayısıyla da ferde herhangi bir sorumluluk terettüp etmez.

    İslâm’ın temel hükümleri, hangi beldede olursa olsun, ferdin uymak zorunda olduğu İlâhî emirlerdir.

    Devlet yönetimiyle ilgili hükümler de İlâhîdir, onlara inanmak da her mümine farzdır; ama onların uygulanmasından sorumlu değildir.

    “Şeriatta; yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir. Onu da ulû'l-emirlerimiz düşünsünler.” (Bediüzzaman)

    İslâmî hükümler hakkında getirilen bir sınıflandırmayı da burada nakletmek isterim. İlâhî hükümler iki kısma ayrılıyor: Bir kısmı sadece Müslümanlara uygulanan hükümler, diğeri ise bir İslâm beldesinde yaşayan herkese tatbik edilen hükümler. İşte bu ikinci kısım, “muamelât” ve “ceza” hükümleri. Bir gayri müslim cizye vererek İslâm beldesinde yaşıyorsa, o beldenin bir vatandaşı olarak bütün muamelat ve ceza hükümlerine muhatap olur. Hırsızlık ederse eli kesilir, birisine zina iftirasında bulunursa cezalandırılır.

    Bazı çevreler meseleyi ters değerlendirerek, İslâm’ın ceza hükümlerinin uygulanmadığı bir ülkede namaz kılmanın, oruç tutmanın da bir mana ifade etmeyeceği gibi çok saptırıcı ve bir o kadar da mesuliyetli sözler söylüyorlar. Kendilerine karşı çıkan mü’minleri de Allah’ın hükümlerinden bir kısmını dikkate almamakla suçluyorlar.

    Halbuki bu iddia asıl kendileri hakkında geçerli oluyor. Şeriatın yüzde doksan dokuzunu teşkil eden ve dinin temeli olan hükümleri hafife almak ve dinde sadece Müslim - gayrı müslim herkese uygulanan ve cemiyetin huzur ve saadetini temin eden muamelât ve ceza hükümlerine ağırlık vermek gibi bir hatanın içine düşüyorlar.

    Namazın her rekâtında Fâtiha’yı okuyan ve Rabbinden “sırat-ı müstakime” hidayet talebinde bulunan bir mü’minin, çok dikkatli olması gerek. Aşırılığın her türlüsü, yâni ifratı da tefriti de insanı istikametten uzaklaştırır.

    - Asrımızda Şeriat geçerli midir?

    Bu noktada düşülen iki aşırılığa kısaca temas edeceğiz: Bazı insanlar, bu asırda İslâmî hükümlerle hükmetmenin mümkün olmadığını iddia ederken, diğerleri de İslâm hükümleriyle hükmetmeyen herkesi, niyetlerine bakmaksızın, hemen küfürle itham ediyorlar. Bunların biri ifrattadır, diğeri tefritte. Yâni ikisi de aşırı, ikisi de istikametten sapmış.

    Önce birinci yanılmadan söz etmek isteriz. Meşhur bir kaide vardır. “Bir şey sabit olursa, levazımıyla sabit olur.” El dendi mi, parmaklar onun lâzımıdır. Eli, parmaksız düşünemezsiniz. Ve böyle bir elden istifade edemezsiniz. Yüz dendi mi, gözü ondan ayıramazsınız. Gözsüz bir yüzün önemli bir yanı eksik demektir. Gözün de akını karasından ayıramazsınız. Parmak elin, göz yüzün, gözbebeği de gözün lâzımıdır. Ondan ayırır ve tek olarak düşünürseniz bir fayda elde edemezsiniz. İslâmî hükümler de öyledir. Bir bütün olarak düşünülmelidir. Ve ancak o zaman, ferdi ve cemiyeti terakki ettirir; huzura, saadete kavuşturur.

    İslâm’ın temel şartlarının ihmale uğradığı, ferdî ve ailevî hayatın yanlış esaslar üzerine bina edildiği bir cemiyette, sadece muamelât ve ceza hükümlerinin tatbiki fazla bir fayda sağlamaz. Yahut bu hükümlerin, böyle bir cemiyete tatbiki mümkün olmayabilir. Olsa bile, birçok kimse, bunlara, inanmadan ve istemeyerek uymakla nifaka düşer. Müslüman görünür, ama bir İslâm düşmanı olarak yaşar.

    Şeriatın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğine bir misal vermek isterim. İslâm’da faiz haramdır, yasaktır. Bu yasağı getiren âyet-i kerimeyi “Müminler ancak birbirinin kardeşidirler.” âyetiyle birlikte düşünmek gerekir. O zaman şu hakikat ortaya çıkar:

    “Bir mü’min, ihtiyaç içinde kıvranan ve kendisinden borç isteyen bir kardeşine borç verirken, şer’î ifadesiyle ona karz-ı hasende bulunurken, bu parayı fazlasıyla geri alma talebinde bulunamaz. Bunun kardeşlikle bağdaşması mümkün değildir.”

    İslâmî kardeşliğin son derece zayıfladığı, kişinin kendi öz kardeşine oyunlar oynadığı, tuzaklar kurduğu, devlet malının acımasızca yağmalandığı bir cemiyette, İslâm’ın faiz yasağı icra edilemiyorsa, kabahat o bozulan bünyenindir; ilâcın, yahut gıdanın değil.

    Gelelim, istikamet sınırlarını aşan ikinci iddiaya. Bir cemiyette, İslâm’ı tam tatbik etmeyen, hükmünü ona göre vermeyen veya veremeyen bir insana hemen kâfir damgası vurmak da insaf değildir. Zira, iman küfre zıttır. Bir insan İslâm’a zıt bir hüküm veriyor, bir icraat yapıyorsa, bunu İslâm’ı reddederek yapacaktır ki küfre girsin. Aksi halde onun küfründen değil günahından, isyanından söz edilebilir. İman gibi küfürde de niyet ve irade şartı vardır. Bir adam ancak, “İslâm’ın şu husustaki hükmü şöyle ama, ben onu kabul etmiyor ve şöyle hareket ediyorum.” derse küfre girer. Böyle bir niyeti ve iradesi yoksa, işlediği hata, verdiği yanlış hüküm tamamen bilgisizliğinden yahut irade zaafından kaynaklanıyorsa, yaptığının da yanlış olduğunu biliyorsa bu adama kâfir demek Ehl-i sünnet itikadınca mümkün değildir. Bunu ancak, büyük günah işleyenin kâfir olduğuna hükmeden “Haricîler”, yahut böyle bir kimsenin imanla küfür arasında kalacağını savunan “Mûtezile” iddia edebilir. Bunların ise ehl-i dalâlet olduklarında bütün Ehl-i sünnet âlimleri müttefiktir.

    Çok dikkatli olmamız gerekiyor; İslâm’ı savunuyorum derken, bilmeden dalâlet ehlinin yoluna girebiliriz.
  • Bu böyle kimin gittiği? Sen dur ey!
    Belki de ellerimiz mi? biraz ince, biraz da çok kelimeli!
    Bu sanki niye durduğumuz mu?
    Ay, pencere, göz! Siz git ey!
    Kim bilir neyi saldığımız bu da, yalnızlığımız gel
    Yırtıcı kuşları mı gözlerimizin, onlar mı bu sürüylen
    Yoksa onlar mı işte seninle sevişme biçiminde
    Oysa sevgimiz yerde, kara sevda sen uç ey!
    Sen usul, ben yavaş, kime yaraşır bu sessizlik
    Kim biner bu gemiye insandan kıyılar yapılırken
    Yetmez mi dalgası vursundu azıcık gözlerimize
    Gözlerin gözlerime, siz bak ey!
    Su sen de olmasan insan çıldıracak mı
    Hiç yoktan bir yerlere mi gidecek belki
    Olsun neresi olursa, git karanlık ama git
    Gecemizde duranı sen kal ey!
    Benim bu çok elli, bu çok gözlü delişmen
    Çok bildim sana yaraşır olmayı günlerce
    Şunu sevdim, şuna özendim, şununla yetindim sonunda
    Ben miyim şimdi nerede, ben çok ey!

    Edip CANSEVER