O kadar akıcı ve sürükleyiciydi ki, sayfalar beni içine çekti. Bir bölüm bittiğinde hadi bir sonraki derken saatler geçti.
Hikâye, gizemli bir cinayet ve Vatikan’ın kalbine uzanan bir zamanla yarış etrafında dönüyor. Ancak bu sadece bir gerilim romanı değil aynı zamanda Roma’nın meydanları, heykelleri, çeşmeleri ve dini yapılarının sanatsal ve mimari detaylarıyla bezeli bir şehir turu gibi. Bernini’nin barok dokunuşlarını, taş işçiliğini, mekânın ışık-gölge oyunlarıyla nasıl anlam kazandığını okudukça kendimi adeta bir mimarlık dersinde hissettim.
Kitap, iç mekânlarda da etkileyici bir atmosfer kuruyor. Vatikan arşivlerinin derinlikleri, Aziz Petrus Bazilikası’nın görkemi, heykellerin yerleşimi ve mekânın hacim hissi her sahneye ayrı bir boyut katıyor. Dan Brown’un tasvirleri, bir mekânın hikâyesini mimari diliyle okuma zevkini yaşatıyor.
Dan Brown, okuru sadece hikâyeye değil, mekânın atmosferine ve olayların hızına da bağlayarak sürüklüyor. Özellikle Melekler ve Şeytanlar’da Roma’nın tarihi ve mimari dokusu, hikâyenin bir parçası olduğu için hem macera hem kültürel gezi tadı bırakıyor.